BEYKONAK Eğitim ve Kültür Vakfı -Ilgın/KONYA
  gomudeki can suyu
 

 

 
 
                                  GÖMÜDEKİ CAN SUYU
                                 
 
                                 Yağmur gibi düşüyorsun ekrana.Ana sayfaya gözlerim dokunuyor,aradıklarım eksiksiz önümde.Sabahın dinginliğinde içim açılıyor; köysel yaşamı, cam aynada seninle kucaklıyorum.Az sonra aşağıya ineceğim, köylülerle senden de konuşuruz.Atılâ İlhan şapkalı resmini,şiirlerini,resimlerini koymuş sitesine; türküler de dinledim sesinden,derim.Eşe dosta, senden de haber iletirim.
                              Taşlı,tozlu daracık yollar.Duvarları kemirilmiş yarı yıkık evler.Başı boş hayvanlar…Seferberlik türküleri gibi acılı duygularla yüklüyüm.İçli,uzak,ağulu kuytuluklardan dürgelenmiş gönül kabulü duygular.
                                Güllü Bahçenin sarmaşık kapısına dikeldiğimde, bağırtılı bir ses,”Göpçüğe doğru gitme,odaya çıkacağız.”diyordu. Sesi tanıdım.Arka çıkış kapısını tutan altı yedi kişilik bir grup kırıtmışlar beni bekliyorlar.İçimde tarifsiz bir dostluk yeli esti,hepsi  sevdiklerimdi.Yol üstü masalarda  sıra sıra tanıdıklar çaylarını yudumluyordu.Hepsiyle göz göze selamlaştık.Her birinin bir yerinde geçmişten bir  mührüm basılıydı.
                               Bekleyenlerle ayrı ayrı kucaklaştık.”Bizi kucaklama koçum,kimimiz çürük saman kokar kimimiz siğgin teke” diyen Canavara, daha bir sarıldım,sıktım.” “Bana da küflü peynir kokuyorsun köylü” diyenler oluyor dedim,gülüştük.
                              “Haydin uşak  içerde konuşuruz”
                              Topluca Kerim’in konuk odasına yollandık.Atlantı’nın Canavar,Kırbızların Zeynel,Osmanın Rifat,Besleme Mehmet,,Kaybalı, birlikteyiz.Yolda Ecelin Halit da takıldı bize.
                              Pancar sökümüne ırgat taşıyan Veli Acar’la Topal Kadir iki traktörle toz kaldırarak geçtiler arka arkaya.Kaldırdıkları toza boğulduk resmen.
                             Odaya çıktık.Günlerdir oturuma açılmadığı için ağır kokuyordu içerisi.Kapıyı açık bıraktık.Terebizin tahtaları,dolaplar, pencereler her taraf toz içindeydi.”Kusura bakma dayı oğlu içten güçten odayı açıp oturamadık,”dedi oda sahibi Kerim.Zeynel’in bahanesi daha da anlamlıydı:
                          “Köylülük koçum; buranın ölümü böyle olur.Ne demişler vardığın yer körse gözünü kırp ta bak.”
                            İçeri geçtik.Odanın iki yakasında   Kadınhanı keçesi açılıydı.Arkamı dolaba vererek ortaya yakın bir yere oturdum.”Baş sedire geç diye zorladılar” beni.Sürünerek kilim desenli minderin üzerine kuruldum.Soluk minderli karşı baş sedir boş bırakıldı.Birer karış aralıkla bağdaş kurup oturdular.
                        Güneş, bir kavak boyu yükselmiş olduğundan solgun ışığını kirli camlardan içeri damlatmış ,keçenin üzerinde titriyordu.
                          “Çay söylüyorum” dedi Rifat, sundurmaya çıktı,”yedi çay” diye bağırdı.Merdiven basamağında oturan bir çocuk fırladı,içeriye seslendi…
.                           Hal hatır sorduk karşılıklı.Sonra, birbirimize takıldık,şakalaştık, gülüştük.Aramıza aldığımız  duyusal geçişler karşılıklı içimizi ısıttı,durağanlaşan iç dünyam bayram yerine döndü .Özlemin dokusunda yuvalanmış sihirli duyguların kıpırtısı tel tel gönlüme aktı,oturum mekanı bir dostluk havuzuna dönüştü hemen.Bana daha yakın olmak için Rifat ve Mehmet ,benim  yakaya geçtiler.Rahat otur diye de dürttüler bacağımı.Diz gelmişlik durumumu gevşettim, bacaklarımı hafif uzattım.Yer minderinde bağdaş oturumunda bulunmanın güven ve otorite duygusu yarattığını biliyordum. Gevşemekle o duyguyu yakalar gibi oldum,koltuklarım kabardı.    
                             Hatıllı Havuzları, Belediye Çay Bahçesi, Atatürk Büstü ve asma güllerle örülen çardaklar , odanın içi gibi yakın.Ufukta kıpırdayan  Didiği Sultan Tekkesi , umudun gizemli mabedi olduğundan hafif bulanık görünüyor.
                              Gözlük camını sildikten sonra yeniden takılıyorum görüntünün peşine.
                          ” Baaa !... Bakınıp durma ağabey ! İki gün daha buradasın,  bağı bahçeyi çok gezersin daha.Dön önüne de geçmişten gelecekten vardıralım.Bilirim seversin oda yarenliğini.”
                           Uyarısını gülümseyerek karşılıyorum.Besleme Mehmet’in.    
                          Doğru söylüyordu Mehmet.Yolculuğum boyunca bir plan yapmıştım kendimce.Nerelere uğrayacağım,kimlerle görüşeceğim,dönüşte
çantam da neler olabilecek?...
                          Şu anda yapılacak iş,özenle, sohbetin önünü açmak,zenginlikleri örten şalın ucunu yavaş yavaş kaldırmak.Bu düşünceyi kafamda olgunlaştırıyordum aslıda.
                           “ Yazdan kalma bir sıcak geliyor allem” dedi, Canavar. Gömleğinin yaka düğmesini açtı. Yeleğinin iç cebinden çıkardığı  iki bin sigarasının tekini ağzına yapıştırdı.Paketi yerine götürürken duraladı,iki tekini de ayrı ayrı parmaklarıyla yuvarladı, karşı tarafa attı, Zeynel’le Rifat’a.”Zehirleyin ciğerlerinizi bakalım” demeyi de unutmadı.Sigara olayına bozulduğumun ayırtına varan Canavar, bu kez bana döndü, ” Bu fukaraya yok.”dedi. Sararmış parmaklarına sıkıştırdığı sigaradan üst üste iki kez çekti, uyuz bir duman bıraktı burnundan. Ciğerlerine dolan zehir söylediğine pişman etti onu. Öyle bir öksürük nöbetine yakalandı ki ,ciğerini söküp aldı zavallının.”Zıkkım kökünü iç emi”diyerek  paketi yere çaldı.Bana, söylediğine pişman olmuş gibi baktı,kanlı gözleri yaşla ıslanmıştı.
                        Kerim çay için evtikleyip duruyordu.       Gözünü pencereden aldı,yikten sordu:
                      “Dayımı gördün mü gelmeden önce ?”
                      “İyidir, şenliğe geleceğini sanıyorum,kaçırmak istemez.”
 Kaybalı elini burnuna götürdü.
                      “Köyü çok sever,hasta söken olmazsa muhakkak gelir”diye bana destek verdi.Rifat sinirlendi.
                       ”Hay leee ! boş konuşuyorsunuz. Dışarıdan evlenenlerden köye selam veren var mı?...Seyit Ali’nin avradı İzmir’li, bokun boyanın içinde işi ne.Duyduğuma göre pireler bitler yiyecek bitirecek diye köye gelmezlermiş yaban kızları.” Rifat konuyu saptırmıştı, kapattık. Kapattık ama,Rifat, unutamadığım, bastırılmış bir Osman Öğretmen anısını ayaklandırdı:
                        Ilgın Dutlu Kahve önünde üç kişi oturuyorduk.Yanımıza Gaziler öğretmeni Yakup Tanış geldi.Hocanın elini öptü.Sohbeti  koyulaştırdık.”Üç yıllık öğretmen olduğunu, ana babasının bu akşam kız görmeye gideceklerini,çok heyecanlı olduğunu” ağzından kaçırıverdi.Hocadan çekiniyordu,yüzü kızardı.
                    “ Kız çalışıyorsa çok iyi,ekonomik sorununuz olmaz,kentli kızı ne de olsa eğitimlidir ,isabetli seçim” dedim.Osman Öğretmen  kalın kaşlarını çattı, gözlerini belertti ,beni, ilkokul öğrencisi gibi azarladı.
                     ”Ne demek şehirli kızı.Bizimkiler görgüsüz mü?...Bakın ! Kafanıza şunu iyi koyun.Köyümüzden okuyup ta kendini kurtaran her delikanlı ,köyümüzden evlenecek, bir de kızımızı kurtaracak.”
                     Sözleri, çelik çivi ile beynime perçinlendi , ağzımı açamadım.
                    Beynime perçinlenen bu görüşü, yıllarca değişik ortam ve koşullarda  tartıştım.Benzer evlilikleri gözledim,saptamalar yaptım. Aile içi uyumsuzluklara bir de bu perspektiften bakmaya çalıştım.Kültürel farklılığın uyum üzerine etkilerini düşündüm;kişiliğin oluşumunda  aile çevresinin ve geleneksel kültürün etkisini tartıya vurdum.Konuyu irdelerken bireyin davranış biçimi ve kişiliğinin oluşumunda ;iki altı yaş arası  dönemin belirleyiciliğini de unutmadım .Toz toprak birlikte oynayan,birlikte çelik çomak,evcilik oynayan kızlı oğlanlı  çocukluk döneminin hayat denen  serüvende kurucu unsur olup olmama  konusunda görüşümü netleştiremedim.Bu çok önemli ve öznel  tartışmamın sürekliliği kafamı yordu,bıraktım.
                      Osman Hoca bir küçük taş attı; ben onu büyütüp kaya yaptım galiba, o kadar.
                       Çaylar geldi.Soğumuş, altlıklarına da taşırılmış. Zeynel ne demişti “ Gittiğin yer körse gözünü kırp ta bak,” haydi öyle olsun…
                                              ***
                        Akşamdan bu yana iki yüzlü bir ayna oldum.Soluk alıp verdiğim,yüzleştiğim,dokunduğum,ete kemiğe büründüğüm . Sık sık şalter atıyor, aykırı içerikli geçmiş bir filmin içine düşüyorum.Darbelerini hassas noktalara nişanlayan bu film beni tutukluyor,saatleri onu seyrederek geçiriyorum.
                        Harun,bu iki yüzlülüğü sen de yaşıyorsun anladığım kadarıyla.Şiirlerinde ana tema olarak geçmişi dillendiriyorsun.Özlemlerin, sevgilerin, sözcüklere can suyu oluyor, dörtlükler Türkçe’nin büyülenmiş kuleleri gibi gönüllere oturuyor. Onları coşku ile okuyorum. Görüşlerimi vakfın sitesinde yayınlıyacağım; okuyunca, eline sağlık diyeceksin,bunu biliyorum.Denetimdeymişim hissi bu duygudan kaynaklanıyor.
                        İki yüzlü bir ayna gibiyim demiştim ya. Bir yüzündeki görüntümüz şu anda  çok net.Görüntünün en sağında, mahalleden; körebe,binmeli eşek oyun arkadaşım Rifat. Sessizliğini, “yaban kızları” diyerek bozmuş;  geçmiş bir hesaba yatırmıştı beni. Uzayan sakallarının zayıf ve kepirli yüzünü örttüğünden pek durgun ve süzgün görünüyor. Durgunluğuna, sessizliğine  bakılırsa kendi halinde ilgisiz biri gibi  . Halbuki şeytani bir gizlilikle çevreyi kollayıp durduğunu bir gedik bulursa oradan alana gürpeden atlayacağını adım gibi biliyorum.                  
                                Ne derler, iyi adam sözü üstüne gelir. Kerim ,”işte Osman Hocam da geliyor”dedi,Rifatı bıraktım,şaşkınlıkla dışarı baktım. Gerçekten de Osman Hoca. Kahve kapısında başını önüne düşürmüş, biriyle konuşuyor.”Haydi yaşadınız” diyen oldu oturanlardan.Pencere kenarında oturan Kaybalı, ve Halit  çavdar sapı gibi boyunlarını  uzattılar pencereden.Kahveci Mahmut, odayı işaret etti parmağıyla.Başını kaldırdı bizim tarafa baktı.Geri dönecek oldu ,vazgeçti, önüne baka baka  adımlamaya başladı bize doğru. Sevimcimi yüzümden okuyan Mehmet, kıs kıs güldü.Hocayı çok sevdiğimi biliyordu.
                   Kerim dışa çıktı, saygılı bir ses tonuyla, “buyurun hocam buyurun” dedi.   Merdiven ayağına indi,basamaklarda eşelenen al ibik iki horozu kişeledi, ağır ağır yaklaşan hoca’nın elinden tuttu.“Belini dikelt  hocam maşallah delikanlı gibisin“ sözünü, baygın bir bakışla karşıladı hoca. Merdiven tutamağı ortasından bel vermiş olduğundan kullanılmıyordu. Hoca, Kerim’e yaslanarak taş merdiveni teker teker  çıktı. Sundurma depreme tutulmuş gibi sallanıyordu,dengesini buldu, soluklandı. Hatıllı Havuzuna dalan çocukların çığlıkları geliyordu uzun uzun. Çığlıklara kulak kabarttı,boynunu büktü ,adımını içeri attı.İçerisini alaca karanlık  görünüyordu, gözlüğünü eline aldı.Ayağa kalkmış kendisini bekleyenleri testiliğe dayanıp şöyle baştan aşağı bir süzdü;kimler var kimler yok.?..Sıra ile hepimizin elini eline aldı,alnımızdan  öptü,herkes de  onun elini … Bakışları, suyu görünmez derin bir kuyu gibiydi.
                      Boş olan sedire oturttuk.Oturanları bir daha baştan aşağı inceledi.Yüzü hafif yumuşadı,gözlerinde parlayıp sönen bir  ışıltı peydahlandı.Çevresi kızarmış göz bebeğine bildik bir gülümseme bulaştı.
                        Son derece saygılı karşıladık hocayı.Öğrenciliğinde onun tezgahından geçmeyen yoktu aramızda.” Önünden geçilmeyen, sözünün üstüne söz koyulmayan biriydi bizim için.
                          Saygıdan olacak bir çift söz edemedik başlangıçta. Nefessiz kalmıştık sanki : kalkıp yanı başına gittim.Benden cesaret alanlar, oturuş biçimini değiştirip yayıldılar.Hocanın minderi kayıyordu . İki yanını halı yastıkla besleyip rahatlattık.
                         Hoca sözcükleri yutar gibi sessizce konuştu:
                         “ Üç beş emsal kaldık.Odalar yakılmıyor.Ortalıkta kaldık.Bak siz yakmışsınız ne güzel..Konuşmayı konuşmayı bildiklerimizi de unuttuk,çocuklaştık. Kahveler açıldı arka arkaya.Tembellik,kumar yuvası.Ahlakını bozdu gençlerin,büyük küçük tanıyan yok,içeri giremiyoruz,köşede bucakta siftinip oturuyoruz.”
                          Kötümserliğinin yaşlılığa dayandığını söylemedi, söyleyemedi.Onun gönlünü almak için her birimiz bir yanını okşayıp gönlünü hoş etmeye çalıştık.Bir bir iş durumumuzu, çoluk çocuk durumumuzu  sordu,dinledi.Aldığı her iyi haberle yüz ifadeleri değişti,yüzüne kan geldi. “Maşallah maşallah daha da iyi olur” dileklerini yineledi.
                           Bir Atatürk eğitimcisiydi Osman Ertekin.Diploma eğitimi alamamış,kısa dönem kurstan geçirilerek  eğitmen olarak atanmıştı köy okuluna.Kendini,halk kültür ocağı olan odalar geleneğinde yetiştirmiş, bilinçli bir halk önderi bir cumhuriyet misyoneri olarak görüyorum onu. Toplumsal sorumluluğu,paylaşımcılığı,özveriyi,cesareti ona bakarak kazandı bizim kuşak…
                           Solgun yüzüne bakarken zaman denilen celladın acımasızlığını bir kez daha  duyumsadım.Koltuğunun altına girecekmiş gibi sokuldum ona.
                           Beş yıl önce yaz tatilinde köydeydim.Elinde bir tomar kağıtla kolumdan tutmuş oturduğu bakkal dükkanına çekmişti beni.”Bak demişti.Siz gelir gider bir işe başlarsınız, sonra da boyunduruğu bana vurur kaçarsınız.Kalkındırma Derneği dediniz kurdunuz,Ortaokul Yaptırma Derneği dediniz kurdunuz,Belediye dediniz,Vakıf dediniz .Ne kadar takipçisi oldunuz?... Bittim tükendim gayrı.Sana da ben bir görev veriyorum.Şu elimdeki kağıtlar elimizde kalan Didiği Sultan Zaviyesiyle ilgili orijinal belgeler.Dediği Sultan’la ilgili bir menakıpname olduğunu ve bunun Ilgın’da Ziya Özalp’te olduğunu biliyorum.Onu ele geçiremedik.Bu belgelerin dışında ne sorarsan cevabına hazırım.Senden İstediğim köyümüz ve Dediği Sultan’la ilgili bir araştırma ve inceleme yapman, sonucunu; teksir halinde de olsa yazıya dökmen olacak.”
                            Hoca bir istekte bulunmamış, buyurmuştu bana.Gözlerine baktım,hayır fırsatı vermiyordu.”Tamam hocam” dedim.
                            İki yıllık bir çalışmayı kitap haline getirdim.Buyruk  tam tekmil yerine getirilmişti. Güz mevsiminin yağışlı bir günüydü.Beykonaklım’dan bir paketle yola düştüm.Ilgın Ovası yaz yorgunluğunu atmak için derin bir uykuya hazırlanıyordu. Toprağın ince uzun ıslığını duyuyordum. Gönenlerden toprağı örtenler olduğu gibi filizlenip başını çıkaranlar da vardı.Pancar tarlaları bağrı deşilmiş hayvan ölüsü  gibi yatıyordu.Çifte Koyaklardan Yeşil Göl’e doğru sarkan sis önümü kesti.Usul usul yağmur tiselemesi altında köye girdim.İkindi camisinden çıkan birkaç kişi Hatıllı Gölet’inin başındaydı.Balık seyrine daldıkları duruşlarından belliydi.Arabayı durdurdum,selam verdim.Konuşacak zaman değildi.Osman Hoca’ya gideceğimi söyledim.Terkeninin Ali İle Pelteğin Ali biribirine bakıştılar.Bir olumsuzluğun işaretini almıştım bakışmalarından. ”Ne var” dedim ? Çekine çekine sıkıntılı bir ses tonuyla Terkenli Ali’si konuştu. “Yok yok da… Osman Hoca sekarette diyorlar.Donup kalmıştım oracıkta.Gazladım arabayı.İnşallah dedim içimden, şekeri yükselmiştir de,düşürülür sağlığına kavuşur.
                           İçeri girdiğimde Hoca yer yatağında baygın yatıyordu.Başında, eşi Ayşe, çocukları Salih ve Faruk. .Elimde üçlü bir paketle başlarına dikildim.Kaygı ve üzüntü okunuyordu yüzlerinde.Gözlerimizle konuştuk onlarla.Eğildim ellerini tuttum .”Hocam ben geldim aç gözlerini “,Yüzlerinden öptüm.Kirpiklerinin altında ince bir çizgi belirdi,elimi tuttu,sıktı.Tepki vermesi yakınlarının gözlerine yansıdı.Gözlerini araladı,bana dikkatle baktı, dudaklarını yaladı, ”Hoş geldin oğlum” dedi, durdu ,sesini canlandırdı;”Dünya çok güzel oğlum ,dünya çok güzel. “ Konuşurken gözleri doldu.Sayıklamıyordu,yaşamını  kişiliğini yansıtıyordu dudak aralarından.Doğayı,yaşamı ölürcesine severdi. Bizim evin önündeki küçücük bahçeye çıkar,köyü yüksekten seyrettikten sonra,”Bu doyumsuz manzara sizin be güzel oğlum” der doya doya doğayı içine çekerdi.  
                      Yorganının üzerine koyduğum kitaplardan bir tanesini açmaya çalıştı.Ön arka kapaklarını evirdi çevirdi.”Sağol çocuğum sağol bu mürüvvetini gördüm ya, ölsem de gam yemem,sen ömrümü beş yıl daha uzattın.”Sesi soldu.
                         Oğlu Salih o gün Konya’ya götürdü babasını.Hastanede  şekeri düşürülmüş, sağlığına kavuştu.Şimdi Hocamın dizlerinin dibindeyim.O günlere dönmenin yakışığı yok.Hocanın nefesi yetiyor bana…
                                        ***
                            Sen bir iletinde burnumda tütüyor memleketim diyordun. Gün gelir yollara düşürsem,kendimi atacağım yer, odalarda keçelerin üstü  olacak diyordun.Korkunu da ekliyordun,oturacak oda,sohbet yarıştıracak oturak yaratabilirsem.Bu gün kendiliğinden bir oda oturağı yaratıldı;canın ummasın, onun keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Senin de üzerinde kafa yorduğun geleneksel köy kültürünün arta kalan döküntüleri atılıyor ortalığa. Eskitilmiş unutulmuş bir ürünün yakalanması fırsatı bu diyorum kendimce.
                           Osman Hoca da katıldı oturağımıza.Her zamanki bilgelik tavrı tavsamış görünüyor,olsun ,o her zaman hocadır başımızın üstünde.
                           Osman Hoca alnına yayılmış kırlaşmış kaşlarını iki eliyle toplamaya  çalıştı.Bana döndü:
                         ”Nasılsın bakalım?”
                         ”İyilik sağlık hocam, seni iyi görünce çok sevindim.”
                         “İyi de değilim oğlum ,köşe başlarında sivtinip duruyorum.”Sesi iniltili çıkıyordu;  yorgundu.
                          Sohbetimiz şimdilik karşılıklı atışarak geçiyor.Geçmişin can suyuna neşter vuramadık henüz.” Ne haberleri “diye ben dışımdakileri çizgiye getirmek istiyorum;onlar, dokuzlu tabanca gibi bana yükleniyorlar. Dayanamadılar; başladılar pahalılık,ürün fiyatları,mazot gübre vesaire vesaire. Bildik sorunlar.Boşlukları politik sorunları eşelemekle ben doldurdum.Urganın bir ucunda onlar bir ucurda ben çekiştik .Gitti geldi aradığım zemin henüz yaratılamadı…                        
                   Çaylar yenilendi.Oturumun gülü Canavar, bardağı güneşe doğru kaldırdı, Ocakçı  sanki babasının oğlu,övdükçe övdü: ”Erincek işi yapmıyor kerata,tavşan kanı gibi olmuş,helal sana be aslanım !”
                    İnce belli iri  bardaklardan yudumladığımız çaylar odanın iç görüntüsüyle hiç de örtüşmüyordu.Dolabın üzerinde yan yatırılmış kırık kahve fincanları,bakırı çıkmış kahve değirmeni,menteşesi gevşemiş yarı açık bir yüklük. ..  
                          Hoca, şekersiz çayını  dudaklarından süzerek içiyordu.Önemseyen bir ses tonuyla sözü sana getirdi,sordu. 
                         “Harun’dan ne haber oğlum?”
                         ”Bilmiyorum hocam,burada olduğunu söylediler.” Sorunun yanıtını Canavar yapıştırdı.Parmaklarıyla   bıyıklarını oynuyordu.
                          “Yakında buradaydı hocam, görmedin mi? Nasıl adam biz de anlamadık.Bataklık kuşu mübarek,bakarsın kahvenin önünde, bakarsın kaybolmuş .Ben görmedim,görenler tevatür ediyorlar. Bağlarda bir söğüdün cin dalına merdiven dayamış, çatalına da çerden çöpten  bir tavlar.Gününü gün ediyormuş.”
                           Canavarın sözünü Rifat kesti.
                           ”Gününü gün etme;  saz çalıp türkü söylemekse doğru.Adam durduk yerde kendi yaratıyor,sözü de sazı da kendinin .Ben diyiyim Aşık Veysel, sen di Aşık Garip .İki de kitap yazmış herifin oğlu.Beş parmağında beş hüner, maşallahı var oğlanın.Orasından burasından okudum kitabın birini.Hoşuma da gitti.Bilen bilmeyen konuşur arkasından.Valla kendini yetiştirmiş ki hem   de nasıl.Ama velakin  babası hiç tutmuyor.” Besleme Mehmet araya girdi:                                                                                 
                           ”Tutmaz tabi Yusuf’un dini imanı  para.O para getirmiyor ya” Rifat devam etti.
                         “Oğlanı şenlikte gördünüz. Taşlamaları,övgüleri,yazmadan bakmadan döktürüyor .Lafları nasıl da uyduruyor arka arkaya.”
                      Söyleşimizden Osman Hoca son derece  mutlu oldu. Rifat konuştu,o alkışladı gönlü ile… Gözlerinin buğulandığını ,içlendiğini  fark ettim.Kalkmaz kıpırdamazdı böylesi muhabbetlerde.Dayanamadı kalktı.Kucağına sevgi saygı çiçekleri basarak uğurladık.
                          Sokakta oynayan çocukların oyununu bozmadı,uzaklardan uzaklardan dolanı dolanı yolunu buldu…
 
                                                      ***
 
                       Çocuklar havasız bir topun peşindeler.Vurdukça tok bir sesle hemen önlerine düşüveriyor,umurlarında değiller.Çelme takma,sövüp sayma gırla gidiyor, tozutuyorlar ortalığı.. Üstü başı dökülen kolu sargılı olanı da var,solmuş pörsümüş büyük kulüplerin formasını taşıyanı da…
                       Onları seyretmenin de bir ceremesi midir ? Çocukluğumun  cennetine dalıyorum.
                      Mahalleden kızlı oğlanlı kalabalık  bir grupla yukarı çay boyundayız.Bir kısmımız kumları eşeliyor, bir kısmımız  kendir saplarını bacak arasına alarak at yapmışız,yarışıyoruz. Çelik çomak oyunu için malzemeleri yan tarafa atmışız.At yarışı yapanların entarileri rüzgardan savruluyor,açılan yırtmaçlarından  ön ve arka takımları görünüyor,vız geliyor onlara, aldıran yok.Elli metre ilerde surağaçların (ılgın) kuytuluğunda  kızlı oğlanlı bir grup  çekilmişler  er er oynuyorlar.Bit gözlü Türkan’ın gelinliğini ; tüylerle, pullu püsküllerle süslüyorlar.Kına gecesinde sekme sekip tef çalacaklar,ağıt döküp gelin edecekler  Türkân’ı. Oyun sonunda  kavga da edecekler, birbirlerine kum da atacaklar.Çocukluk ya.
                 Pencere pervazında patlayan top beni kendime getirdi.  
                Baktım, oda içi muhabbeti de istediğim alana kaydırılmış. Kerim, konuyu babasının muhtarlığına değin  getirmiş .Bütün varlığımla ona döndüm.İlk radyonun köye getirilişini anlatıyor.İlgim onu kışkırttı, anlatımını daha da süsledi.Olayları dün olmuş gibi canlandırmaya başladı.
                      “Tahminim İkinci Cihan Harbi yıllarıydı.Dayım Memiş, ihtiyatlığa Trakya’ya gitti.Babam ,Mesellerin Mevlüt,Deli Sakar, Tepegöz,Topal Reşit seferberlikte değişik cephelerinde savaşmış insanlardı.Akşam ajansı geldiğinde onların eksiksiz radyonun başına üşüştüklerini iyi hatırlıyorum.Haberler bitince cephe savaşlarını kimin kazanacağını hararetle tartışırlardı.Bildiğim kadarıyla Mesellerin Mevlüt Alman’ları Tepegöz ise İngiliz’leri tutuyordu.Ben çocuk değil miyim ?Mevlüt Emmi  bana takılır, alavfortonfolü derdi, ne demekse.Kendi aralarında konuşurlarken  Topal Reşid’in; ‘elli elli yüz, on yediliyiz biz,’ diye coşardığını,Tepe Göz’ün Sina Cephesinde iken,bozulan askeri birliğin sancağını yaralı yaralı nasıl kaparak kurtardığını dinlemiştim.Kahramanlığı karşılığında verilen madalyayı gözleri yaşararak anlatırdı.Tepegözün anlattıkları geceleri rüyama girdi,unutamadım.”
                             ”Sen gece gündüz odada ne arardın Kerim ? O yaşlarda beni odanın semtine yaklaştırmazdı babam .“
                             Zeynel, sorusundan sonra, kanlanmış gözlerini yeniden yumdu.Kerim, sürdürdü anlatımını:
                             “Babam beni yanından ayırmazdı.Gelenler, cebime fındık fıstık,halkalı şeker katarlar, karşılığında da ‘tızık Ferzigil’den sıkısından tütün getir,kırmızı testiden su ver’ gibi  yumuş üstüne yumuş buyururlardı.”                
                       Kaybalı bu gün az konuşuyordu.Odanın gerisindeki çal yastığa yaslandı, öylece kaldı.Kimsenin dikkatini çekmedi.Kaybalı’nın sessizliği. İyi de oluyordu Rifat’a göre.Canavarla Kaybalı geçerlerse dümene,vapurun iskeleye yanaşması hayal olur,kimseye söz düşürülmezlerdi.Bunu herkes biliyor ki haydi Kaybalı diyen olmadı.
                         “Mehmet Ağa iki çift laf da sen  et yahu” dedim.Bana kara kara baktı,yastıktan belini aldı,sivri burnunu karıştırırken konuştu.
                         ”Çocuk ağzımı açtırma, bir açarsam, şartolsun, tozudurum ortalığı.Şu kadarını diyeyim, rahmetli Gök Memed Emminle yakın arkadaşlığımız vardı.Birlikte çok sap indirdik harman kaldırdık.Başlarsam anlatmaya  sabahı gözü açık ederiz koçum.Hani, bir yolculuğumuzda seni de kattılar yanımıza da Ilgın Pazarına gittik.O gün Gök Memed bir şey danışmış avukata,bir kese para vermiş gibi,anlata anlata bitirememişti. Neydi o olay bir de sen anlatıverdi dinlesinler bizimkiler.”Odadakiler bana döndüler,Mehmet ,“gıncalma ağbey “ haydi  dedi.Kaybalı, “ ah o günler aaah ! “diye iç geçirdi.
                           Bekliyormuşum gibi hemen başladım:
                         “Haşhaş çapası zamanıydı galiba. Horozlar öttüğünde Ilgın pazarı için eşeklerle yola düştük. Gök Mehmet Amcam,Kaybalı ve bazı komşularla yedi sekiz eşekli vardık.On oniki yaşlarındaydım.Gün doğanken Ilgın’a girdik.Eşeğin birinde üç kile buğday sarılı idi. Yükü,buğday pazarına saldıktan sonra  eşekleri Karaağaçların ahırına bağladık.Amcam  üç kile buğdayı sattı ,heybeyi sırtına vurdu,’gel koçum bir yere uğrayacağız’ diye beni çarşı caddesine götürdü.                                                                                       Önce   karılar pazarına, oradan da Hükümet Konağına doğru yürüdük. Kaymakamlığın  karşısına gelince kapısında Abdullah Altıok yazılı bir büroya girdik.Masada kır saçlı, çopur yüzlü kambur biri oturuyordu.’Buyurun hısım’ diye bizi karşıladı.Amcamın karısı  tarafından akrabası oluyormuş.Sandalyeye oturduk.Amcam beklemeden, “sana bir şey soracam Abdullah Efendi “dedi.Abdullah Efendi hemen yan tarafa döndü, kalın dudaklarını çenesinin bir tarafına yığdı.”Bak Gök Memet Emmi ,bu efendi Konya’dan geldi ,avukattır ona sor ne soracaksan. “ Meğer o zamanlar Ilgın’da avukat yokmuş,hukuk işlerini dava vekilleri yürütüyormuş.Amcam, kahverengi  elbiseli, ütülü pantolunlu, kıravatlı , kucağında çantasıyla  oturan efendiye döndü. ‘ Bey efendi ‘der demez adam amcamın sözünü kesti.’Bak amca patates satmıyoruz akıl satıyoruz. İki buçuğu şuraya koy önce, ‘ dedi.Amcam duraladı,cık cıklarla keseyi iç cebinden çıkardı,kaytanını döndüre döndüre çözdü,bozuklukları çıkardı,saydı saydı , beş altı demir parayı masanın üstüne koydu.’Şimdi söyle amcam’ dedi.Avukat,bacak  bacak üstüne atmış oturuyordu. Amcam, ‘Komşum Çetenin Oğlu ile oda mereskeriyiz. Odamızı tamirat için yıktık.Odadan üç göz üstüne ulaşacak koca bir öz çıktı.Bu özü rahmetlik dedem kesip gelmiş taaa Çam Deresinden.Şimdi bu çamdan hak istiyorum. Çeten’nin oğlu virmek istemiyor, ne yapacam ben efendi,onu danışırım.’Avukat, Gök Mehmet Amcamın  yüzüne iyice baktı.’Amca’ dedi. ‘Senin işin davalık,ama öz senin zilyedinde ise verme, o dava açsın,yok onun zilyedinde ise sen hukuk mahkemesinde  dava açacaksın.’ Önüne döndü, paraları masanın üstünden sıyırdı aldı.
                     Amcam,’booo bir çift laf için o kadar para mı alınır,merhametsiz ‘ diye yol boyunca ,sövüp saydı avukata.Bilmiyor ki adamın ,o bir çift söz için yıllarca okuduğunu.”
                        Odanın içi  karıştı.Canavar’la Kaybalı karşılıklı bağrıştılar. Kaybalı ,şapkasını yere vurdu.”Bu oğlan kırkından sonra neden hukuk okumuş anlaşıldı. ”
                         Onlar olayı eşelemek beni konuşturmak istiyorlardı,   görüş bildirmedim ; ısrarcı olmadılar.
                         Ortam kıvama gelmişken sözün benim dışımda gelişmesini istiyordum.Sözü devredecek birini aradım göz altından.İstekli yok görünüyordu.
                           Çocukların oyunu ha bire sürüyordu sokakta.
                          ”Tozla toprakla oynamayın,defolun !”bağırtısı odaya düştü.Halit, iki omzu arasına çökmüş boynunu pencereye doğru sündürdü,”Baaaa !...Topal İzzet yahu.Ne yapacan çocukları koyver oynasınlar”diye söylendi. Geri çekildi,başını yeniden omuzları arasına gömdü.Üç devirli tespihi bileğinde sallanıyordu.
                         İzzet odaya çıkarsa diye hazırlandım. 
.
                                    
                                        ***
                       Sokakta ses gürültü kesildi.Güneş Ambayıt’a doğru dikildiği halde ortalık hala serindi.Havaya aldırmayan gençler, Güllü Bahçe ve Havuzlu Kahve önünde idiler.Bir leylek yuvası görünüyordu Hatıllı üstünden.Leylek takırtısı için kulak kabarttığımı sandı Kerim.
                        “Leylek yuvası hala faal  dayıoğlu, amma velâkin göçtüler çoktan.Geldikleri zaman  köyün havasını değiştiriyor bu kuşlar.Topal leylek vardı bir zamanlar,yıllarca geldi gitti.Yavrusunun birini ne zaman atacak diye söğüdün altında beklediğimiz zamanlar oldu.Leylek yuvası Topal Galibin bahçesinde olduğundan, ‘iki topal ne yapar’diye  çığrıştığımızı hatırlıyorum.”
                         Besleme Mehmet gerindi,yüksek perdeden:
                         “Dağlarında ağıl,ovasında tol. / Yağı ,yoğundu,küflü peyniri bol. /Çamurludur ,taşlıdır daracık sokakları. /İster Şavaltı’da Topal  Galip,ister İki Çay Arasında Kara Mustafa ol. /  “
                        “Hay Allah bu da nereden çıktı Mehmet “
                        “Benden ağbey benden ...İbrahim Çetin’den naklen.” 
                        İzzet içeri  girmiş sahanlıkta dikiliyordu.Ayaktan sordu:                 
                       “ Booo nerden buldun bu türküyü.”
                        “Ortalıkta sürünüp duran bir kitapta gördüm ,hoşuma gitti, okuyup ezberledim.Laf Topal Galip olunca okudum işte. Kıskandın mı ? Sen de dağları taşları tut,yaylaya çık , sana da düzsünler böyle çıngardıklı türküler…”
                          İzzet bir parmağıyla gözünün alt kapağını gerdi.
                         ”Siktiret şu gidiyi  bende ortaya düşecek  göz var mı?”
                         Onların usturuklu,kinayeli konuşmaları fazla sürmedi.
                         Temiz giyimi,eğri kasketi,dobra tavrıyla ilginç bir kişilikti İzzet. 
                         “Gel bakalım şapkalı.”
                         Yanı başımı işaret ettim.Geldi,”hoş geldin” diye elimi sıktı ; sağlıklı,mutlu görünüyordu.Kasketini o da çıkardı, yastığın üstüne attı.Atarken de ,
                          “Ne çektim bu ırzıkırıktan  hocam, bir bilsen ? “
                         ”Yok yok, şaka yapıyorum,kasket bizim başın has evlâdıdır”  
“ O kadar değil bu şapkanın bana yaptığını bir bilsen ?…”
                          Hal hatır sormaya güvmeden satır başı yapar gibi başladı anlatmaya.Tam isabet ettirmişim ,can kulağı ile dinledim.   
                          “Çok anlattım ya bir de sana anlatmak farz oldu.Madem ki bu soykayı baş tacı ediyorsun.
                           “Geçen güz Ankara’ya gittim.Garaja indikten sonra Yukarı Ayrancı durağını sordum.Dediler ki Ulusa çık, orda durağı gösterirler. Yürüye yürüye Ulus’u buldum.Yol ortasında dikilen bir polise durağı sordum,yakınmış gösteriverdi parmağıyla.Gittim durağı buldum.Booo !... Bir kuyruk bir kuyruk, buradan mezere kadar.Her neyse kuyruğa girdim.Kuyrukta benden başka şapkalı yok.Tiril tiril karılar,saçları uzun erkekler...Ortalara doğru yaklaşırkan arkalardan biri peyda oldu .Uzun boylu, meşin şapkalı, kara gözlüklü.Hani şimdilerde şehirli karılar giyiniyor ya götü göbeği ortada.Onnara yaklaşık.Hah dedim !..,Vallahi bu herif cepçi.Bu beni bulur mu bulur.Benden başka şapkalı yok bu sırada.Vay namussuz ! Dediğim gibi  beni gözünden kestirdi ki sormayın.Baktım kara yılan gibi daldı kalabalığa, süzülüp geliyor yanıma.Göz altından kolladım herifi..Önce panikledim birez. Sonra çalıştır len İzzet kafayı dedim kendi kendime .Baktım bir ara görünmüyor, eğildim, şapkayı çıkarıp poşete dıkıverdim.Beş parmağımı açıp yana yatırıverdim saçımı.Vallahi ister inanın ,isten inanmayın, yanıma beş altı kişi kala dikildi , bakar ha bakar etrafa. Avını kaçıran ben diyim tilki sen di atmaca. Beni tanıyamadı vallaha ! Sıram geldi, atladım dolmuşa da kurtuldum.İşte böyle.”
                        İzzet gülerek noktayı koydu. Kaskete nefretle baktı. Dizinden aldım kendi başıma koydum.
                     İzzet’in öfkesi geçmemişti.
                     “Sen kasket giymedin,utanmasam bu mereti atacam gitsin cehenneme kadar.”
                     Tepki vermedim öfkesine,gülümsedim o kadar.Çünkü ,kasketle benim de hesabım vardı.Anlatsam olayın ucu dokunacaktı onlara,es geçtim.Köy öğretmenliği yaptığım yıllarda ilk kez başını açan olmuş.Köyde yaratılan büyük gerilimden dışarı çıkamaz olmuştum.Eski yaraları kaşımak istemedim.
                     İzzet ,yakınma hastalığına tutulmuş gibi kasket yakınmasından yargısal yakınmaya atlattı sözünü.
                   Bir taşınmaz davasından ötürü üçyıldır uğraştığını,duruşmadan bir saat önce döndüğünü,burnunu sıksan canının çıkacağını,tanık dinleme,keşif bilirkişi deyip hakimlerinin davayı  ata ata sonuçlandırmadığını,avukatın durmadan para istediğini yana yakıla  anlattı.
                    Mahkeme konusu, kurallara bağlı ciddi bir süreçti ;ona, bunu anlatmanın gereği de yoktu.”Sana bir muhakeme olayı anlatayım da gör,yargılamalar nasıl işler” dedim.Konu üzerinde konuşulmayı bekliyormuş,memnun oldu dinlemeye geçti. 
                       “ İvriz Köy Enstitüsüne giriş  sınavında başarılı olduğum halde,yaşın küçük diye kaydımı yapmadılar.Kadir Ağabeyime, dava konusu yapar belge getirirseniz geçici kayıt yaparız demişler.Hemen dava açıldı,duruşma günü alındı,geçici kaydım yapıldı.
                          Benim yine geçmişe döndüğümü gören Rifat ,dirseği ile Mehmet’i dürttü karşılıklı  bıyık büktüler.
                        “Duruşmaya trenle geldim Ereğli’den.Kasım ayının ayazı vardı o gün.Babam ,Kadir Ağabeyim,tanıklar Selam Dayım ve Mesellerin Mevlüt   mahkeme kapısında hazırdık.Babamın Mevlüt amcayı  sıkı sıkı tembih ettiğini gördüm.Babam,ona, “Sen Halil’in oğlu Mevlüt Bakır’ın yerine tanıklık yapacaksın .Onu yazdırmıştık, gelmekten caydı seni onunu yerine getirdikOna göre cevaplandır hakimin sorularını. Sen burada Mevlüt Altınkaynak değil Mevlüt Bakır’sın,anladın mı ?”dedi.Mevlüt Altınkaynak da hı hı diyerek başını sallıyor ,rolünü iyi ezberlediğini gösteriyordu.
                        Son duruşma bizimdi.Babamın ve benim adım okundu.İçeri girdik.Üzerimde okulun verdiği gri elbise vardı.Armalı şapkayı da elimde tutuyordum.Kürsüde yargıç ,savcı ve nüfus memuru yerlerini almıştı.
                        Kimlik tespitimiz yapıldı.Babama ne istediği soruldu.Babam, “çocuğun yaşını iki yaş büyütmek istiyoruz, şahitlerimiz hazır ” dedi. Hakim ,“ çağır, tanık Mevlüt Bakır” dedi.Mübaşir kapıdan bağırdı:
                        “Mevlüt Bakır !”
                          Mevlüt Altınkaynak içeri girdi,şapkasını çıkardı,dikildi kürsünün önüne.Sordu yargıç:
                           “Adı ne:?”
                            Cevap: “Mevlüt Bakır.”
                            “Baba adı ?”
                            Cevap yok.
                            Yargıç yineledi. “Babayın adı ?” Yine cevap yok.Yutkunmaya, etrafa bakınmaya başladı.Bitkindi, tedirgindi,sarardı soldu.Adamın omuzları düşmüştü.Çocukluğum yarı yarı oğlu Nuizamettin’le geçiyordu.Onu, dik başlı, bilge biri bilirdim.Çok üzüldüm,çocuk gönlümün onula birlikte kırıldığını hissettim.Bu kez yargıç arkada oturan babamla ağabeyime döndü .
                            “Sağır mı bu adam ?”  Babam titreyerek ,“yooo “başını yukarı kaldırdı.Yargıç anlamıştı,başını salladı,nice tanıklar gelip geçmişti önünden,adam zarrafıydı.Savcıyla göz göze geldiler.yüzleri ekşidi .Yargıç mübaşire döndü, “çıkar şunu dışarı!”
                              Mevlüt Altınkaynak, Mevlüt Bakır rolünü iyi oynayamamıştı , kolundan tutularak dışarı çıkarıldı.
                             İkinci tanık Selâm Kuzgun çağrıldı.Kimlik tespiti yapıldı,tespit arızasız geçti.Yargıç sordu:
                            “Baba kaç yaşında bu çocuk ?”
                           “ On üç efendim.”                                                                             
                            “Kaç doğumlu ?”
                            “ Bin dokuz yüz otuz altı efendim.”Gayet rahattı,dimdik duruyordu.
                            “Pekiyi bu yıl kaç yılındayız ?”
                            “Bilemem efendim.”
                            “Yaşı doğumun üstüne koy topla”
                            “Koyamam toplayamam efendim .”
                             Bu kez savcı aldı sorgu sırasını.
                             “Sayı bilmiyor musun amca ?“
                             “Cahilim hesap kitap bilmem efendim,reçber adamım.”
                                  Yargıç  yan gözle bir babama bir ağabeyime baktı,kızmıştı.
                                  .”Bu adamları seçtin de mi getirdin be adam.”diye çıkıştı babama. Mübaşire,
                                 ”Çıkar bunu da.”
                                 ”Vay be ağzını yiyecen böyle hakimin ,baba adammış…    Heee… Ne oldu sonucu ne ? “
                                  Rifat,kırışık ala boynunu uzatmış,sonucunu soruyordu davanın…
                                “ Ne olacak ,kürsüde üçü birden kafa kafaya verdiler, fısıldaştılar. Biz soluğumuzu kesmiş bekleşiyoruz .Kösük boyunlu biriydi yargıç.Başınıı kaldırdı, babama; ”
                                “Söyle bakalım neden büyütüyorsun çocuğun yaşını?” Babam ayağa fırladı, nefes nefese ,
                                “Okula kaydetmiyorlar güccük diye efendim.”Bu kez bana:
                                “Çocuk kalk ayağa .” Elimde şapka kalktım.
                                ”Giy şapkanı “ giydim.Yumuşadı.Sevecen ses tonuyla,   
                                “Okuldan gelmişsin galiba”dedi.
                                “Evet efendim,İvriz Köy Enstitüsünden” dedim.Sesim gereğinden yüksek çıkmıştı,gülüştüler.
                                   Önce bana, “Köy Enstitüsünde iyi oku , köyde önderlik yapacaklara ihtiyacımız var,” dedi.Sonra da babama ,.“Tamam, çocuğun yaşı büyüdü, çıkın ! “
                                   “Kuş olduk uçarak çıktık dışarı”
                                     Ses kesildi,mahkeme üstüne kelam kesen olmadı.
                                     İzzet’in kasket ve mahkeme konusuna bir arada değinilmişti ,bağdaş oturumunu bozup ayaklarını uzattı,sağ dizi arızalıydı anlaşılan kasılmış vaziyette kaldı.
                                   ”Bilmem  mahkeme meselesinden bıktım, öldürecek beni.”dedi.
                                   Kaybalı karşı keçede oturduğundan yüzüne gölge düşüyordu.Yargılama olayını anlatırken yüzünün nasıl şekillendiğini göremiyordum.Gördüğüm, ellerinin göğsü üzerine kenetlenmiş vaziyette mumya gibi dinlediği idi. Sedire doğru süründüm, o zaman gördüm aydınlanmış yüzünü.Elini başına götürdü,kasketini çıkarıp saçlarını elinin ayasıyla bastırıp yeniden giydi,sağa doğru yıktı.İçimden gülümsedim,kasketini yana doğru yıkışına.Eğri şapkalılık köyün geleneksel giyim tarzı,yakışıklılık ve yiğitliği simgeliyordu Tekkeliye göre.Köy Enstitüsü öğrencisi iken eğitim şefi Ferruh Senan sık sık beni yanına çağırır kasketimin eğrisi doğrulturdu kendi eliyle. Aklıma geldi..Ne diyeceksin,geleneğin kemikleştirdiği bir alışkanlık.Bu alışkanlığı nasıl kırdığımı anımsayamadım.      
                         
                                          ***
 
                            Köyde gel keyfim gel.Akşam,hoş geldine gelen dost akrabalar, yatakta kurduğum  düşsel kurgulamalar,şimdi de uzayıp giren  anılar, anılar…. Zihnimin derinliklerinde depolanan köylülük varlığım ortaya çıktıkça oğul balı gibi tatlanıyor,bungunluğumdan,kentsel yorgunluğumdan kurtuluyorum burada.Bin bir dereden akan köysel yaşamımın çekiciliği beni içine alıyor,ruh dinginliğimin duruluğunu, duygusallığımın dört nala koştuğunu yaşıyorum.Oh be diyorum!...Sağımda, solumda ,içeride,dışarıda hep kendimi görüyorum..Bir parçası benden kopmuş güzelliğin sonsuzluğunu kucaklıyorum.Yeryüzü,gökyüzü çatlıyor hasedinden,mutluluktan ölüyorum,ne güzel…
                          Yalnız, sokakta çocuklara,bahçede gençlere öfkelenip sövüp saymaları olmasa oda arkadaşlarımın,gönlümün gönencine diyecek yok.Oda sahibi olduğundan Kerim daha da alıngan,vıdı vıdıları bitmiyor, söylenip duruyor.Canavar dayanamadı Kerim’in öfkesine.Dobra dobra:
                          “ Üleeen!... Delikanlılık yerinde durdurmaz insanı yahu ! Şimdinin gençlerine kurban olurum ben.Hırsızlık yok ,hovardalık yok, serserilik yok.Biz de delikanlıydık haylen.Mahmuthisar bahçelerinden elma erik ,Barakmuslu sürüsünden koyun kuzu çalardık.Yokluk kötülüğün anası değil mi? Bizden öncekiler bizden de bokmuş hemi de...Bir bayram arifesinde,  eski koruda salıncak kurduk , urganlar omzumuzda dönüyorduk.Rahmetli babam Topal’ın Dükkanının önünde güneşleniyormuş.Bir, elimizdeki urgana, bir de bize baktı .’Valla ne iyi delikanlılık  yahu’  dedi.’Biz sizin gibiyken böyle salıncakla filan oyuncak oynamazdık.Armutlu Koyak’ta  avrat oynatırdık’ demişti.Demek onların zamanında ortalık iyice bozukmuş.Kızma şu delikanlılara.”   Rifat da aynen katıldı.                           
                            ”Vay koca Atlantı vay. Kör Memet,Kadir Çavuş,Terkenli,Mahmut Onbaşı bunlar bir takımmış,bu gidende yemedikleri  bok kalmamış deyyusların. Tövbe tövbe…                           Varsın gürültü etsiler, Canavar sövmeden saymadan dosdoğru bir laf etti. Bırakın delikanlıları.Her biri ayrı iş tutuyor,tahsil terbiye görmüşler.Kan bu, adı üstünde, delidir ,cıva gibi akar mübarek .”
                              Görüş ayrılıkları tartışmaya dönüşmedi.Gürültü de durmuştu zaten.
                               “Rahmetli baban olsaydı,Katrancı da erkeç çam dalına asılmıştı çoktan.Taaa İzmir’den gelmiş,Kerim diye diye.O sahavetten geçtik adamın çayı kahvesi bile yok.”
                                 İzzet , konuştu ve tozlanmış kahve takımına takıldı gözleri…
                                  Kerim yalnızca önüne bakıyordu.Dilinin yarısıyla konuştu:
                                  “Kercine konuşuyor vallahi.”
                                                       ***                               
                                Beyaz opel  arabanın  kapısı açıldı,beş kişi indiler. İnenlerden siyan takkeli , kadı biçim kırmalı şalvarlı biri ile, köse sakallı olanı camiye doğru ayrıldılar.Sakallı olan  ,kaykıla kaykıla yürüyordu.Diğer üçü  parka yöneldiler. En arkada yürüyen çocuk yaşta olanı geri döndü,geldi ;odanın ayağına yaslanmış İdris Alkan’a , Kerim Demir’i sordu.Arabaya gözüm takılmıştı,konuşmayı çak rahat duydum.”Yabancılar seni arıyorlar” diye Kerim’i uyardım.Kerim beli üzerine dikeldi, hemen tanıdı adamı.”Bizim Kempos’lular” dedi,sundurmaya çıktı.
                             “Hoş geldin,merdiven başında ne duruyorsun,gelsene Muhsin.” Muhsin’in yeşil poşusu boynundan kurtulmuş,yelleniyordu.
                            “Odada mısınız? diye yokladım.Agamgil kahveye gittiler, babam da camiye. Kerim emmi,toplar gelirim cami çıkışında ,haydi şimdilik hoşca kal.”
                              “Taksiyi şöyle kenara çekiver,gelen giden eksik olmaz.”
                               “Olur emmi,çekerim.”
                                Oturumun tonu ve boyutu değişiyordu.Zihnimin derinliklerine gömülmüş, üstü sırlanmış nice olayların ortaya döküleceğini adım gibi biliyorum.Heyecanladım.Heyecanımı yüzümden okuyan Besleme Mehmet:”Gel vatandaş gel , Kempos’tan   gel ,Karasevinç’ten gel, Eldeşten Ağalar’dan gel, seni burada bekleyen kimler var, kimler var…” Ecelin Halit leb demeden leblebiyi anlayan şeytan biriydi.Mehmet’in iğneli çağrısını hemen kendi üzerine aldı,“Tellal çağıracak ne var bunda, bende sevindim geldiklerine” dedi..
                               Kempos, çevre köyler arasında dil söyleyiş ve gelenek olarak bize  en yakın duran köydü.Aynı yörük aşiretinden olduğumuzdan paylaştığımız toplumsal değerleri sıraya koysan sayfalar yetmezdi...
                              Kempos’tan Kizerin Hasan,Gıldır Alinin Oğlu,Kara Şakir, Hatıbın Deli Musa,Şeytan İbrahim gibi ünlü Kempos’luların ikinci mekanı idi Tekke.Bu eskilerin rol aldığı, zengin figürlerin sergilendiği bir sahne açılmak üzereydi.Beklenmedik bu oyunun seyri için sabırsızlandım.Gelin yolu bekler gibi gözlerim dışarıda…      
                             Çok geçmedi yarım saat sonra ,bağlık çığlık merdivene dayandı konuklar. Kollarını gererek konuşan öndeki,takım elbisesi ,gür parlak saçları  ile çalımlı bir hava veriyordu kendisine.Kapıdan ilk giren de o oldu.Bir göz gezdirdi odanın içine., ”Ohoooo !... Gelivirin uşşşaak kimler var kimler !” diye  patlattı havasını... Ayağa kalkmış onları bekliyorduk.Hepimizle ayrı ayrı el sıkıştılar.Odayı velveleye veren öndeki, tanıdık biri gibi beni kucakladı,geçti baş sedire oturdu. Diğer dört kişiden biri sakin oturaklı temiz yüzlü görünüyordu.İçerdekiler en çok ona saygı gösterdiler, baş sedire  oturması konusunda ısrarcı oldular,ben hafif aşağı kaydım. Takkeli olan , sakin, sesiz bir Allahın kulu görünüyordu.Diz çöküp oturdu, kadı biçim şalvarı hafif yayıldı.Gençler ince uzun yapıları ve boyunlarına doladıkları poşularıyla tam  da bir yayla delikanhsı imajı veriyorlardı.
                            Kerim, konuklarını tek tek tanıttı bana:
                           “ Baş sedirde oturan kravatlı ,Osman Ocak.Ilgın Lisesi eski müdürlerinden.Şimdi Uşak’ta dershanesi var.Babası bu dere yüzü köylüklerinin katibiydi eskiden.Hem de eğitmendi,çocuk okuturdu.Şeytan lakabı ile anılırdı.Bu amca,temiz yüzlü oturaklı olanı gösterdi. Zahireci Osman,Ilgın’da oturur. Sakallı emmimiz ise  Kirtişlerden; peynir İninin bekçiliğini yapar.Gençler de bu ağaların uşakları.”
                           Beni de konuklara tanıttı.Soyumu sopumu ,karımı kızımı,anamı babamı alıp indirdi aşağıya.
                           Osman Ocak, “senden de çoğunu biliyorum bu ağabeyin ,ben onun hayat kitabını ezberledim, sen kendine bak.”dedi.
                           Ne yalan söyleyeyim övgüsü,içimi hoş bir duygu ile doldurdu.
                           Oturağa dingin bir kafayla oturmak istiyordum. Yenilenmek için sundurmaya çıktım. Sundurmadan köyün görünümü güzeldi.Hemen önümde  dilim dilim parçalı bahçeler,doğuya doğru sokulan  yeşil vadi,çam ve meşeliklerle bezenmiş irili ufaklı   tepeler görünüyordu. Sek Harman meşeliklerinin kızarmış yaprakları  yığın yığına göz alıyordu.
                       Dalmışım, aşağıda bekleyen at arabasından bir ses geldi.İrkildim.
                       ”Hoş geldin hoş geldin tevellüt! ” deniyordu arabadan…
                        Hemen tanıdım sesi,yanına indim.Arabanın önünde oturan kırbacını şaklattı havada.Korkudan yana çekildim.
                       ”Aman ha!...”
                       “Yahu çocukken çoook cesurdun !...Korkma.Sordum kimler var diye  de? seni  söylediler. Biiiş diyip terbiyeleri atıverdim. İki çift laf eder takılaşırız diye.”
                      Dolu çuvala verdi sırtını,elini kaldırdı, çat vurdu omzuma.
                     ”Hoş geldin kardaşım.”
                      İlk okuldan sınıf arkadaşım, 190 numaralı Musa Zeğrek. 191 Benim numaram.Musa’nın yüz çizgileri karışmış,göz altları morarıp torbalanmış.
                      ”Kocamışsın Musa,kendine iyi bak,yaylada süt yoğurt boldur.”
                     “Benden allek çıktın, ben de sana diyecektim.Kel kafa, aynaya baksana.”
                     “Bakarsam aynayı çatlatırım.”
                      Gülüştük;gülüşümüze çocukluk kokusu tütsülendi.Ayrılırken elini çuvala attı,iri dilimli uzun bir kavun attı kucağıma.”Çerkez’in Sazından, ye de bak kavunun tadına.”
                     Ak düşmüş sakalına dokundum,bakışlarını okşadım.Çocukluk gömüsünden çıkan zaman solgun  da olsa , keyfimi yerine getirdi,gözlerim buğulandı.
                     Kamçıyı yiyen atlar,sakağa uçurdu arabayı.Arkasından havalanan toz ,ince ince düştü,tekerlek izlerine..
 
                                         ***
.
                          İçeri girdim.Canavar sazı eline almış verip veriştiriyordu,köyler arası ferfene partilerinden, konaklama      gecelerinden .
                         “Bizim Küçük Oda kışta kıyamette arı gibi kaynardı.Haydi eşeklerin semerini al,ahıra bağla. Yemi suyu.Akşam oldu mu sinil sini aş ekmek.Tarhana çorbası sen misin,mıklalar,siyilli kabaklar sen misin ?...
Şimdilerde  bir bardak çay,haydi uğurlar olsun.”
                     Ellerini bıyıklarına götürdü,önüne atılmış sigarayı dudağına yapıştırdı.
                     Osman Ocak,sedirinde çayını yudumlarken Canavar’ı dinliyordu.Yastığından hafifçe yikindi,ders anlatır gibi usuldan usuldan.
                  “Zaman değişti emmim ;insanlar da değişti.Bak sizler anlatıyorsunuz bizler keyif alıyoruz. Ya bizim çocuklar?... Gülüp geçiyorlar bizim yarenliklere.Mutluluğu nerede aradıklarını ,neden keyif aldıklarını ben de bilemiyorum. Şu oturan adamlar,bana,haydi dediler Tekke’ye, iki bir etmeden atladım taksiye.Ata dede dostlarını görürsem iki satır konuşuruz dedim.”
                          Hiç konuşmayan Halit,kızarmış gözlerini ova ova doğruldu,kuşağının katına elini sokup tomar halinde mendilini çıkardı burnuna götürürken tıksırdı,tomarı burnuna dayadı.
                         Halit da konuşacağına göre ortam iyice kızışıyor dedim,kendi kendime.Mendilini tomar halinde yine beline soktu.
                          “Ülen Kempos’lular,”diye başladı. Dikkat kesildik.Bilirdim,tavı geldiğinde okkalı konuştuğunu.Sesini kısarak anlattı:
                         “Şu iki arkadaş belki bilir eskileri.Benim bildiğim Kempos’luların hepsi nacakçıydı.Elmalı’dan,Çamderesi’nden Morbel’den yuvarlama, pardılık keserler Kadınhanı köylüklerinie satarlardı.Zabahlara kadar harıl narıl yüklü eşekler geçerdi kapımızın önünden.Sonracıma,tuğlacı oldunuz.Angara’dan İzmir’e kadar yayıldınız, tuğla ocakları açtınız.Çok geçmedi ocakları da fabrikalar bitirdi.Ortada kaldınız.Duyduğuma göre. Mavgûle mavgûle Konya‘da yurt tutmuşsunuz şimdik.İşiniz alavere,nakliyatmış.Köy boşaldı diyorlar. O canım yaylalar ne oldu bilmem.Diyeceğim feleğin kadrine aklımız ermez.Eski günlerde darlık vardı,karnımızı zor doyururduk ama, ağzımızın tadı vardı yahu!..Kış günleri bir şenlikli geçerdi.Davetine yüzük saklama oynar,Köy köy yıkılıverirdik birbirimize.O günler tarih oldu.”
                          Halit konuşurken Osman Ocak  Halıd’ın yanına kaymış,omzunu ona dayamış,ağzından çıkan her sözcüğü dinlemiyor yutuyordu sanki.Sözü bittiğinde, sakalını okşayarak sarstı onu.
                       ”Yeri gelmişken Şu Gonur Omar’la Çikin Çavuş’u da bir anlat , dile dilediğini.”
                        Anlat derken dilemiyor yalvarıyordu.Halit eliyle ağzını kapattı, parmaklarıyla Besleme Memet’i gösterdi.
                        ”Şu var ya.Babası da emmisi de olayın içinde.”
                         Olayı iki köy halkından duymayan yoktu.Yaygınlığı köyler arası parola düzeyine taşınmıştı.Osman’ın istemini yadırgamadım,hatta içim bal çanağı gibi oldu,derin bir oh çektim.Şalla örtülmüş bir hazinenin daha örtüsünü kaldırıyorduk yenidenSarhoş olmuştum.
                           Rifat mutluluğumu sezdi,dudak bükerek yan yan baktı bana..
                           Kahveci tepsi dolu içeceklerle başıma dikilmiş,biraz da sertçe “ne içiyon emmi”diye sordu .Kerim,gencin sertliğine içerledi,
                           ” Bırak git len !“diye azarladı genci.Genç,kızardı,boynunu büktü ters ters baktı, tepsiyi pencereye fırlatır gibi  bıraktı.
                           ”Çaylar Borzan’ların Mısa ‘dan” dedi. Söylerken de, azarlanmayı hak etmediğini hissettirdi ses tonuyla.
                           ”Selam söyle teşekkür ederiz. “
                             Keçenin altından çıkan kabuklu bir kara böcek,alışılmadık kalabalığı görünce ürkmüş gibi iki tarafa hamle yaparak kaçmayı denedi,kaçmadı dikilip kaldı. Yakaladım onu.Ağzını açtı,tırtırlı çenesi kerpeten gibiydi, parmağıma dokundurdu.Elimi cama uzattım,kıynaşıktan uçup gitti  
                        Halit isteğini yineledi:                    
                       “ Vay gahbecik anlatıver olmuş geçmiş bir olay, yükünü yükseğe yığma.”
                       Besleme Memet, akıllı ,oturaklı, sözü sohbeti dinlenir,aydın kafalı bir köylüydü.İki tarafına bakındı,toparlandı.  Lodosa dönen rüzgar, kiraz  yapraklarını  sürükleyerek açık kapıdan içeri sokmasaydı anlatıma başlayacaktı.Kerim yaprakları süpürüp terebizinin altına kakaladı,kapıyı örttü.
                    Dikkatimi konuşmaya kilitlemiştim. Mehmet kasketini arkaya doğru attı,dizinin üstüne yan oturdu.Dudakları açıldıkça dişleri eğri büğrü görünüyordu.Anlatımı yumuşak ve etkileyici idi,dişlerinin çirkinliğini örtüyordu.
                       “Polatlıda askerdim.İznim çıktı,köye geldim.Soğuk ve kuzeye bakan yamaçlar silme kardı . Atucan’ın tepeleri kat kat ak bulut gibiydi. Akşamları babama takıldım, Yaka Odaya gitmeye başladım.Bizimkiler Kempos’a gitmişler sıra bizimkilerdeymiş.Bir akşam ‘gelin davetiye listesini yapalım’ dediler.Kâmil Emmim kalemi çekti,  oturanlar yazdırmaya başladılar.Yazdıranlar ;Yusuf Emmim,ÇikinÇavuş,Boz Oğlan,Cakkudu’nun İsmail,Osman Emmim filan. Onlar söylediler Kamil Emimim yazdı.Başa Kizerin Hasan’ı yazdılar,muhtar ya.Sağırın İbrahim,Kara Şakir,Hatıbın Deli Musa,Kunduracı Osman, Zahireci Kara- göz  hatırmda kalanlar.  Bozoğlan,’Gonur Omar len’,dedi.Der demez,Kel Osman ,yo yoo! Dedi, itiraz etti.Çikin Çavuş destek verdi ona. ‘Doğru’ dedi Çikin Çavuş.’Bu gidi her oturumda keletelik yapıyor,sohbetin içine sıçıp batırıyor.Doğru değil mi?’Ses eden olmadı.’Kocaman adam oturup kalkmasını öğrensin.’Koca Yusuf gönülsüz gönülsüz konuştu:’Ayıp oluyor ama bu gidiye bir de ders vermek gerekiyor’  Kâmil Emmim Gonur Omar adının üstünü karaladı.Yazılanları saydılar ,yirmi sekiz dediler. Kamil’e ‘sen bunları temize çek koçum ,cumaya kadar Kembos’a yetiştir’ diye de sıkı sıkı tembihlediler.”
                          Canavarı bir öksürek tutu,uğundu.Pencereden düşen ışık yüzünün çukurlarına doldu.Gözleri yaşarmıştı,öksürükten.” Zıkkım olasıca camını alacak.” Sararan parmakları arasındaki sigarayı bir daha çekmeden orta tahtasına fiskeledi.
                        Mehmet sözünü kesmişti. Kahveci içeri girdi,boşları toplayıp ses etmeden ayrıldı.Arayı fırsat bilen İzzet,”Kizerin Hasan oralardaymış görüşür müsün” diye bana döndü.Ben arayı soğutmak istemiyordum,kısa kastim.”Görüşürüz, Çay Mahallesinde oturur.Hala kendini bu gidenin kralı sayar.Ama orası koca İzmir,yaşlandı da, uslu uslu nargile fokurdatıyor.”
.                       “Eeeee …  sonra?….”
                        “Kamil Emmi vazifeyi eksiksiz yapmış cumaya kadar. Kempos’ta Kizerin Hasan baranasını toplamış,listeyi gözden geçirmişler.Biri, “Gonur Omar yok “demiş.Yalan olamaz mı ? diye  bakışmışlar.İnanmamışlar. Her biri listeyi tek tek süzmüş.Başlamışlar münakaşaya.Unutulmuş diyen olmuş, garagasben  yazmamışlar diyen olmuş.Yorum üstüne yorum yapmışlar.Sağırın İbrahim noktayı koymuş.Elindeki kehribar tesbihi kaldırmış ,“şu kaç ,otuz üç, bunun kadar eminim demiş, bizim Omar keletelikten kaybetti.Gaç kere yapma len, ayıp oluyor dedik, dutturamadık sözümüzü.Adet edindi,lafın önünü kesmeyi. Zınga zıng dolu odada muhabbetin en tatlı yerinde tam ortasına idivermek var mı canım? Ceremesini çeksin kefere. Vallahi de billahi de bundan çağırmamışlar adamlar” demiş.İleri geri konuşanlar omlaş amma ,Sağırın Oğlu’nun dediğine kalıbını basmışlar sonunda.”
                     . “Eeee Sonra, sonra …”Başı takkeli Kemposlu heyecanlandı…
                          Canavar durmadan kulaklarını karıştırıyor,Rifat uyukluyor,İzzet’le Zeynel de soluksuz dinliyordu .
                         “Cuma günü gelip çatmış.Sözleşmişler önceden. Cumadan çıkan cemaata   sezdirmeden tek tek köyün dışına çıkılacak,musallanın önünden hareket edilecekmiş.Kara Şakir,eşeğini katmış önüne,çıkmış köyün dışına.Diğer davetlilerde  giyinmiş kuşanmış köyün dışında buluşmuşlar.Anlattıklarına göre tam arpa yulaf ekme zamanıymış.Güneş Morbel’in arkasına geçtiğinde, kalabalık gurup peynir inine doğru yaklaşmış.Kizer’in Hasan’ın sırtında mavzer, bir ikisinde dolma tüfek varmış.Türkü söyleyip ıslık çalarak Tokur         Yaylası’na varmışlar. Bakmışlar ki Gonur Omar,öküzleri boyunduruklamış eşeğiyle çıkıp geliyor tarladan.”Anam Omar len” demişler biribirlerine.O, ona bakmış, o ona.Ne diyeceklerini, işin içinden nasıl sıyrılacaklarını bilememişler.Durun demiş Kizerin Hasan…Ver len kalemi diye seslenmiş birine.Davetiyeyi taşıyanın cebinden çıkarttırmış kağıdı. “Yazıver altına gavurun adını .”Tereddüt etmiş kalemi tutan. “Didim ya ülen!.. Herif yaklaştı…”Ardıç kütüğüne dayayıp yazmış kara kalemle Gonur Omar diye.
                         Gonur Omar yaklaşmış yaklaşmış.Toplu halde görünce arkadaşlarını, önce bir sebebe yosmamış ,sonrada giyimli kuşamlı görünce hepsini, aklı kesmiş,afallamış.Elinde övendere ,eşekten inmiş.
                            “Selamün aleykûm…”Eşeğin önüne dikilmiş.
                             “Aleykûm selâm. “ Selamını Kara Şakir almış..
                              “Nireye len.?...”
                              “Tekkeye.”Kizerin Hasan öne geçmiş.
                              “Davet var duymadın mı ? “
                              “Yooo ! .Ben yok muyum bu davette ?” “Yokmu len ?” diye davetiyeyi taşıyana dönmüş.
                              “ Varsın,kambersiz düğün olur mu ?”
                              “Valla bana haber verilmedi.”    
                              “Valla yazılısın ister bak.Gösterin kağıdı len” diye karayağız delikanlıya çıkışmış Hasan.
                              Boynundaki atkıyı gevşeten delikanlı, cebindeki kağıdı çıkarmaya çalışırken “inandım inandım”der Omar, kağıda bile bakmaz.
                              Hayvanların önüne geçer,ne yapsam diye duralar,sonra eşeğin karın bağını  sıkıştırır,öküzlerin boyunduruk kayışına övendereyi diklemesine sokar,yola düşürüverir,vooo,çüüüüş diye.Hayvanlar kendi başlarına köye doğru yollanırlar…
                                 Herkes içinden kıs kıs gülerken listenin sonuna kara kalemle kondurulan Gonur Omar  kafilesinin başında kaykılarak yürür.”
                                   Kasketini bir dizinden aldı diğerine koydu Mehmet.bir tiyatro oyuncusu gibi,sesinin tınısını ayarlaması,jest ve mimikleriyle sözcüklere verdiği biçem güzelliği, kurgulanmış izlenimi veren üslubu, hele hele anlatımındaki doğallık iyice etkiledi beni.Yüzüne baka kalmışım Mehmet’in.
                                 Tokur Yaylasında bırakmıştı Kempos‘luları.    Bu yaylanın belleğim derinliklerinde önemli bir yeri vardı.İsmini duyunca unutamadığım bir anının cazibesine kapıldım.Ruhum, kartpostal izlenimi veren bir rüyanın içine düştü.
                                  1973 Yılının ilkbaharıydı. Dağ yollarına düşmüştük  kestirimden Tekke’ye ulaşmak için. Morbel üstünden Çukurçimen yaylasına indik.Göğerimsi taşlara vura vura  incecik bir dere akıyordu.Dere boyuna düştük, Kempos’a, oradandan da Ambayıt üstü Ara Tepe’ye. Yol arkadaşım öğretmen Hasan, doruktan ovanın seyrine bayıldı..Yosunlaşmış yalım bir kayanın yarığına oturduk Gözlerimiz ayağımızın altındaki Ilgın ovasına daldı.,uçaktan seyrediyor gibiydik.Meşeliklerin örttüğü yamaçlar dimdik vadinin tabanında bitiyor, mavi yeşil gri lerin kaynaştığı renk armonisi tarlalar alabildiğine  uzayıp gidiyordu. Kadınhanı ve Polatlı ufuklarına batıp çıkan silik köyler olmasa, görüntünün hayallere sığacağı yoktu.Sağ tarafımızda bir koyağa konumlandırılmış Tokur Yaylası, yeşiller içinde tay gibi canlı, kuzu gibi yumuşacık, soluyup duruyordu.
                              “Ağabey”! diye sesini yükseltmese Mehmet,rüyam daha da sürecekti.Saniyelere nelerin sığdırıldığını şaşarak yaşadım. O, sesini ayrı bir tona taşıdı ,devam etti.                           
                              “ Bizim köy tarafında da hazırlıklar günler öncesinden başladı…Bir gün önceden tavuklar kesildi,höşmerim için camız kaymağı has un  ile karıldı.Karayusufların ,Ferzigilin , Terkenlerin , Hacıvellerin oda, bir gün evvelden silindi sürpürüldü…
                               Karşılama adet üzere ikindi namazından sonradır. Namaz sonrası oda sahipleri küren küren akarlar odanın önüne.Tam zamanında   Küme Eriklerden haberci bayrağı dalgalanır.Bir ülülüm kopar sokak aralarında.İven ivene,..Tızıkırlar aralığın başına.Oda sahipleri toplanadursun Köme eriklerden sarkan Kempos’lular önce iki dolma tüfek patlatırlar, arkasından tabancıların tarrakası duyulur.Bizimkiler görücüye çıkan kız gibi sıra sıra dizilirler Yukarı Çayın bu yakasına.Daracıktan çıkan misafirler boyunlarında poşuları, omuzlarında  tüfekleri ile kol kola görünürler daracığın ucundan.Bizimkilerden   sayanlar olur gelenleri;bir  fazlaya getirir.Çay taşlarından atlayan bizimkilerle konukları tek tek buluşur.Kucaklaşır.”Hoş geldin sefa geldin” “ Hoş bulduk.”. Kempos’luların  her birinde  bir kaygı bir sıkıntı vardır ama. Bizden hiç kimse bunun fehminde değildir.Davetsiz misafirin hisabı tedirgin etmektedir onları.Ne desek , nasıl bir yalan uydursak diye.Davetiyeyi hazırlayanlar kafilenin önlerinde Omarı’ı görüverirler  .Amma kimsenin olay çaktırmaya niyeti yoktur.Neyse. Başta Osman Tahir,Berberin Oğlu,Çikin Çavuş,Tepe Göz,Eğitmen Osman,Zıhlı Halil,Hacı Şükrü,Borzanın Mahmut, Osman Emmim, Ecelin Veli,Kamil Emmim,Koca Yusuf Emmim,velhasıl köyün ileri gelenleri .Köprüden her geçene hoş geldin sefa geldin deyip kucaklarlar. Gonur Osmanı kucaklayan davetçilere de  bir hal oluşur; kimsenin bir şey söylemeye dili varmaz,diyemez. Fakat iki ataraf ta  gerildikçe gerilir.Çünküm her iki tarafın da tadını bozan Gonur Omar şen şakrak herkesi kucaklamakta sarılıp öpmektedir.
                               Sıra Çikin Çavuşa gelir.Çikin Çavuş,herkese sarılıp öperken el ve söz şakalarıyla da kalabalığı güldürüp neşelendirmektedir.Sıra Omar’a gelir.Omar önüne gelince iki taraf ta soluğunu kesmiş onları izlemektedir. Çikin Çavuş,narayı atar.’Vaaaayy anamın Gonur Omar’ı !  Çağırsan da gelir çağırmasan da gelir,”onu da kucaklar. Beklenen olmuştur.İki tarafın biriğintisi gülmekten kırılıp geçer. Kendini yere atanlar, tıksırıp belinin üstüne çökenler olur.Gerildikçe gerilen kalabalığın kaytanları kopmuştur.”
                       Mehmet de kendini zor tuttu.Uzunca süre kimse konuşmadı,zemberek boşalmıştı.
              
                                   ***
                     Sohbetimiz  aşağı yukarı dört saat sürdü.Okuduğunda,amma da uzatmışsın  be ağabey diyeceğini biliyorum.Öyle değil,tutulmuşum bir hastalığa, ateşi yükseldikçe ılıtıyor insanı, bitmesini istemiyorum.Kan tutmuş gibi gibiyim.Ama elin adamı seni anlamıyor,önce Kempos’lular ivdiler,sonra da bizimkiler, acıktık diye kalktılar.Tadı kursağımda kaldı muhabbetin, ayrıldık.
                     Eve döndüm.Anam babam yoklar.İçim çekti,bahçeye çıktım.Güneş iyice eğilmiş Hamam Dağları ile Çavuşçu Göl arası gedikte ateş topu olmuş oturuyor .Kubbe Yakasından kuzeye akan bulutların kızıl gölgeleri düşmüş ovanın üstüne.Çok yükseklerden Yeşil Göl’e doğru ağan bir kuş sürüsü kara lekeler halinde bir görünüyor bir batıyor.
                     İçeri girdim,kilerin köşesine atılmış, anamın çeyiz sandığını gördüm.Menteşeleri kopmuş, kapaksız sandık, yan yatırılmış; içindeki  kitaplar  broşürler ortaya saçılmış toz toprak içinde. Onları topladım, çırpıştırıp karıştırmaya başladım.Üç yıl önce düzenlenmiş Yirce Şenliğinin tanıtım rehberi Boldacı geçti elime. Sayfa sayfa inceledim.İlk sayfalarında, Mevlüt Demir, Didiği Sultan’ı Anadolu aydınlanmasının öncülerinden biri olarak tanıtıyor.Baştan sona okudum.İlginç sonla bağlamış yazısını.
                       Arka kapak, senin bir şiirinle süslenmiş.Köy tutkunu, halk şiirinin incelikleriyle oya gibi işlemişsin. Okudum, içim titredi: ….Sokağında çelik çomak oyunu / Dağlarında otlaşmıştım koyunu / Çok özledim Boldacı’nın suyunu / Beykonağım beyler konmuş dağına. / Yitirmedim yaban elde benliği / Düşlerimde korusunun çamlığı / Bir görseydim Yirce’sinde Şenliği / Beykonağım beyler konmuş dağına…                         
                       “Yirce İzlenimleri” son sayfalarda yer alan anı öykü tadında bir yazı.Okudukça ,avucuma dökülen inci taneleri gibi onu da belleğime işledim.Yıllanmış gönül ağularımı bala dönüştürüp akıttım. Gurbet kapısında sağol abi der misin  bilmem? işte Yirce İzlenimleri:
                              “…..Köy kendini gecenin koynuna bırakıverdi.Boldacı Deresinden esen gedavet gündüzün sarı sıcağını kazıyıp götürdü.İpil ipil göz kırpan pencere ışıklarının yıldızlardan farkı kalmadı.Sabaha doğru dağlara inen ince bulutlar şafağın ışıltısıyla sevişti..   
                              Ayşedudu ‘nun gözlerini uyku tutmadı.Torunlarının üzerini kontrol etti,gitti yatağına uzandı.
                              28 Haziran  2006, saat 06 00.
                              Sabahın moru soldu,güneş Yıldız Tepesinden deste deste dökülmeye başladı.Yirce yolunda toz bulutlarına traktör sesleri karıştı.
                              Ayşedudu,sabahın köründe yiyecekleri giyecekleri orta yere döktü. ’Haydin kızzzz !... haydin leeen !....ilin adamı koyu gölgeleri gaptı ‘diye seslendikten sonra içeriye dalan tavukları kişeledi,sığırı tokada sürdü.İçinde tatlı bir sızı yel gibi esmeye başladı.Bir iki dolaştı çardakta,gitti aynaya baktı,nedense kendini güzel buldu.
                              Saat 09 00
                              Traktörler,taksiler Yirce koruluğuna oluk oluk aktılar.Şenlik yerini çevreleyen çam ve meşe altları salkım saçak doldu.Ilgın köylüklerinden ,Kadınhanı köylüklerinden üşüşen katılımcılar şenlik yerini bayrama evine çevirdiler.
                              Ayşedudu,şenlik yerine son gelenlerdendi.Poyraza doğru bir yamaca kondular.En küçük torununu kucağına aldı,baloncuya koştu.Döndüğünde sofrayı hazırlanmış buldu.Yiyeceklerle donatılan kahvaltı  sofranın ortasına kuru börek ve küflü peynir kondurulmuştu.
                              Saat 10 00
                              Şenlik yerine gelenler, soy soy oymak oluşturup yirmişer otuzar gruplar halinde yer tuttular. Teras haline getirilmiş çam altı, meşe al kalmadı yamaçlarda; Apiller, Arnavutlar, Terkenler, Karayusuflar, Borzanlar, Uzun Aliler, Hocalar,Demirciler……
                            Şenlik alanını çepeçevre kuşatan yeşil dokuya örelenmiş bin bir çiçeği türlü türlü kokuyordu.
                            Ayşedudu çok sevinçliydi.Gözleri kara boncuk gibi parladı beli dikleşti. ’Baaa !... gıyamet gopuyoo gııı !..’dedi.Çemberini çözdü boynuna arkadan bağladı.
                            Saat 11 00
                            Şenlik alanını çevreleyen yöre halkı programı daha yakından izlemeye başladılar.Sahne alan müzik öğretmeni Cemil Aydoğdu halk müziğinin seçkin parçalarını seslendirdi sazıyla. Aşkla, özlemle, yüreği yanan anaların bacıların yaralarını deşti,coşturdu.
                            Program yağ gibi akıp gitti.Halktan insanlar Mevlüt Ak,Nazım Şimşek,Kirlos,Şerife İnan sahneye çıktılar.Ömrünü sahnede tüketmiş birer ustaydılar sanki.Dinleyicileri eğlendirdiler,gülmekten kırıp geçirdiler dudaklarını uçuklattılar.
                         Ayşedudu, duyduklarına gördüklerine inanamadı.Tanımadığı kır saçlı bir yabancı dikeliyordu yanıbaşında.’Sahnede gördüğüm bu mükemmellik binlerce yıllık Anadolu insanının yarattığı güzelliktir.’ diye filozofça görüş bildirdi”.Bu sözleri Ayşedudu hiç anlamadı.Elinden tuttuğu torununu çekti kalabalığın içinden,büküle büküle doğru çam gölgesine.
                           Saat 14 00
                          Oymak oymak kurulan sofralardan kalan et kokusunu ve sıcağı Yumru Tepeden kopup gelen mavi poyraz silip süpürdü.
                         Gökçeyurt’tan kalkan iki bölük kara bulut ovaya ağınca tüy oldu kayboldu.
                         Ayşedudu yemekten sonra yapılan gösterileri,kızlı oğlanlı oğlanlı oyun döktüren gençlerin birlikte uyum içinde dize gelişlerini,omuz gerişlerini, heyecanla, hayranlıkla izledi.Rahmetlik kocasının yün kuşağını sallaya sallaya oynayışını anımsadı her halde.
                        Saat 16 00
                       Şenlik yeri yavaş yavaş boşaldı.Satıcılar toparlandı.Ankara’den Konya’dan gelen katılımcılar arabalarından el salladılar.                      
                     Güneş etkisini yitirmeye başladı.Gölgeler uzadıkça arasıra uçuşan serçeler kümeler halinde atıkların üstüne dökülmeye başladı.Bir kertenkele çeşmenin oluğuna tırmandı,su dolduran çocuklar önce irkildiler, sonra öldürdüler zavallı hayvanı, kuyruğundan tutup fırlattılar çalılar arasına.
                    Saat 18 00
                    Şenlik yerinde kimsecikler kalmadı.Bir iki grup güneşin batışını izlemek için kaldılar. Ateşe attıkları et parçalarını yufkalarına saran şenlik görevlileri bardaklarına doldurdukları rakıyı ağarttılar.Yorgunluklarını ormanın derinliklerine gömdüler.
                    Güneş, artçı ışıklarını da çekmişti dağların doruklarından. Katrancı Deresinden gelen bir esinti ortalığa mavi geceye döndürdü. Kirazlı Yayladan karşı yamaca saran koyun sürüsü ile gece kuşları, şenlik kalıcılarına mutluluğun şarkısı söylediler.
                       Saat 24 00 doğru derinden derine inleyen tongul sesleri Yirce Şenliğine son noktayı koydu.
                      Ayşedudu bu tarihi yüreğine yazdı.”
                
                                              ***
                  Ayrılık sıkıntısı ruhumu üşüttü,keyifsizim. Bir saat sonra köyden ayrılacağım. Anam yolluk yapıyor,kuru böreğin  sıcak fesleğen kokusu yayıldı çardağa.                    
                    Aklıma mezarlık ziyareti takıldı.Ha şimdi ha yarın  derken unutmuşum. Mezarlığa indim.Mezarlık eve bir adımlık yol.Baştan sona gittim geldim,beş mezarın başında ayrı ayrı dua ettim.Korku, ürperti, karanlık ve yalnızlık mezarlık duygusudur.  Ben bu duygunun ayrığıyım.Mezarlıkta korkusuzluğa,sonsuzluğa,doğallığa sahipleniyorum, ne hikmetse... Duygu ve düşünce dünyam  orada olgunlaşıyor, ölümü orada  olağanlaştırıyorum.Kan bağıyla ,gönül bağıyla birlikte olduğum kişilerin mezarları yitiklere karışmış sınırsız zamanla yüzleştiriyor beni,içinde bulunduğum durumu ıskalıyorum, ruhum dinginleşiyor.
                           Dönerken beni gören kapı komşumuz Mehmet Ali,ineğini ve eşeğini su yalağına sürdü, yoluma dikildi.Rengi solgun,bakışları kaygılıydı.Sorular dökülüyordu          dudaklarından,sessiz .İki elini birlikte  kaldırdı:
                   “ Ne hayır sabah sabah ?… ”
                   “Dönüyorum mezarlığı ziyaret ettim.”
                   Rahatladı.Hayvanları yalağa yanaşmışlardı.Konuşmamıza fırsat kalmadı. Koca Camiden yükselen sela sesiyle ikimiz de çakılıp kaldık.Gözlerimiz konuştu yalnızca , kim ölmüştür  diye? Köyde ağır hasta olanı duyulmamıştı.Minareden, “Kostaklardan Mustafa oğlu Rıza Çam vefat etmiştir,Allah rahmet eylesin “diye duyuru yapıldı.Mehmet Ali “Vay anaaaam ! “dedi, tek söz etmeden fırladı… Paparalardan,Cavgınlardan Kamalılardan duyan koştu.Sokaklar ana baba gününe döndü.Zamanım daralmıştı,koşuşanlara bende karıştım.Nefes nefese herkese sordum,Cenaze arabasına başına vardığımda her şeyi öğrenmiştim. Ilgın Şeker Fabrikasında çalışan DİSK’ e bağlı Şeker İş sendikası üyeleri ile grev kırıcı işçiler arasında çıkan kavgada Rıza Çam grev kırıcılar tarafından bıçaklanarak öldürülmüş.
                      Araba, kalabalık arasından yavaş yavaş yokuşa sardı.Cenazeyi bir türlü bırakmayan işçiler ve köylüler, üzgün,  öfkeli ve kararlı görünüyorlardı.Grev gömlekleriyle topluluğu yönlendiren işçilerden kalın bıyıkları sakalına karışmış bir işçi, arabayı durdurdu, bir taşın üstüne çıktı.
                             “ Sayın köylüler ve işçi arkadaşlarım.Acılarınızı ve öfkenizi anlıyorum ,aynen   paylaşıyorum.Tekke Köyünün bu yiğit evladına işçi sınıfı olarak şükran borçluyuz.Emeğin bayrağı bu köyün burçlarında işçi sınıfının onuru olarak dalgalanacaktır.Bizim kavgamız sömürü düzeni yıkılıncıya kadardır,yılgınlık yok,başımız sağolsun”dedi, indi.
                              Köylülerin, işçilerin bakışları derinleştikçe güzelleşti... Sayıları kadar  Rıza Çam vardı cenazenin başında.
                            Yüreğim ve beynim kanadı,göz yaşı olarak indi toprağa.       
                            Arabamın lastikleri tarlalara dokunarak dönüyordu.Ovaya girdiğimde duyduğum toprağın ıslığını yine duydum.Bu ıslık ıssız toprakların iniltisi değildi. Türküsüydü.
                            Harun,az sonra köyden ayrılacağım.
 
                   
 
  1.12.2007 Tarihinden 35093 ziyaretçi (83091 klik) kişi burdaydı!
ETKİNLİKLERE KATKI VEREN KİŞİ VE KURULUŞLAR:

Kemal ALTINKAYNAK
ANKARA

ÇALI DERGİSİ
KONYA

Şefik SERİN
ILGIN

Mehmet BOZKIR
KONYA

Beykonak Belediyesi
ILGIN

İsmail AKGÜL
İZMİR

Ayşe KARADAĞ
KONYA

Ali UYSAL
ANKARA

Yılmaz KILIÇ
ANKARA

Rıza ÇETİN
MUĞLA

Ramazan KILIÇ
İZMİR
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=