BEYKONAK Eğitim ve Kültür Vakfı -Ilgın/KONYA
  Aydogdu
 

 

ÖYKÜ

 

 

 

 

                              SEN  AĞLAMA  BE  ÇOCUK              

Dündar AYDOĞDU

                                                                                        dundaraydogdu@hotmail.com

                 

                        Yedi çocuğun sondan ikincisi İbeyit’ti.İki ağabeyi askerliklerini çavuş olarak yaptıktan sonra ,sınavları kazanıp polis oldular.İki büyüğü Ali, ortaokuldan kaçtı, Konya’ da inşaat işçiliği yapıyor.İbeyit’in en çok sevdiği Sadık ağabeyi idi. O, torlanıp toparlanıp baba evinden ayrıldı. Köyün öte yakasına iki göz derme çatma  ev yaptı.Ortakçılıkla geçiniyor.Baba Seyfullah  kahırlandı,evlat günü görmedim, bari İbeyit kucağımızda büyüsün,ne kaldı, koyun yaşı kadar ömrümüz kaldı şunun şurasında,ocağımızı tüttürecek bir evlat kalsın diye İbeyit’i ortaokuldan aldı.

                İbeyit şimdi evde.Baba ile birlikte toprak işliyor,hayvan besliyor.Babası onu iyi bir üretici olarak yetiştirmeye çalışıyor.Üç gün önce damızlık koçları tokluları sürüden ayırdılar.Koç katımına dek dişi koyunlardan uzakta tutmak, koçları özel besi programına bağlamak ,sağlıklı döl almak için zorunludur.Babası koçları önüne katarken sıkı sıkı  tembihledi,”Ülen çocuk, koç katımına dek koçları çiftleşmeye iyi hazırla,göreyim seni , burunları kıpkırmızı oluncaya dek azdır şu efeleri”

                İlk gün koçlarla tek tek tanıştı İbeyit.Avludan çıkarırken bellerine, alınlarına,  kuyruklarına, boynuzlarına elled.Hepsine bir ad verdi. Bir ikisinin önceden konmuş aile adları  vardı zaten.Kalanına da  o verdi. Tokluları ıska geçti,Sarı Oğlan ve Sürmeli bilinen adlardı.Üç ad da kendisi verdi, koçların görünüşüne göre. Yakıştırdığı adlar:Kuyruksuz, çapaklı,taşaklı.

               Beş büyük koç yedi toklu toplam on iki tohumluğu önüne katan İbeyit , doğru  çocukluğunda bellediği otlaklara.Yukarı Tekke çayırı, Boldacı Deresi ,Barsak Boğazı...

                Çayıra vardığında güneş tepelerine dikilmişti.İri koçlar yol boyuna takılırken toklular yamacı  sardı. Çapaklı İbeyit’in yanından ayrılmıyordu.Onun üç kıvrım  boynuzunun ikinci kıvrımından tuttu.Sol elinin ayasıyla alnına ufak ufak darbelerle vurdu.Onunla cilveleşmek hoşuna gidiyordu.Koç önce aldırmadı, sonra, önüne doğru yüklenerek kavganın ciddiyetini sınamak istedi. Yavaş yavaş geri çekildi,gerildi, arka ayakları üzerinde yaylanarak müthiş bir hamle yaptı. İbeyit yana doğru çekilmese darbe ile yere kapaklanacağı kesindi.Hamle boşa gitti,Çapaklı  kolları üzerine indi,ağırlığının bastırmasıyla dize geldi,bir şey  olmamış gibi otlamaya koyuldu.

                     Diğer koçlar da toklulara yanaşmış ottan ota atlayarak kıpır kıpır doyunuyorlardı.  

                     Kalpak kayanın önüne oturdu İbeyit.Önünü yağmurların yırttığı dere yamacında tutunmaya çalışan gilik , yavşan ve kırcalı çalılarından oluşan bir yükselti kapatıyordu. Çevreyi rahat görebilecek bir taşın üstüne sekilendi.Baktı, tek atlı birAntalya arabası Bostan Bükünden dönmüş Tekke Köprüsüne yaklaşıyordu.İniltili bir sesle baraber.Dikkat kesildi,soluğunu kesti.Sesin acıklı tınısını fark etti.Yüzü  soğuk vurgunu gibi bozardı. Hırpani kasketini yana yatırmış olan  sürücüsü üf desen uçacakmış gibi duruyordu arabanın üzerinde.İbeyit ne yapacağını bilemedi. Ününü koyuverip ağlayan bir ses de olabilir,uzun uzun bir türkü de tutturmuş olabilir diye düşündü.Bir ağıt olasılığı üzerinde yoğunlaştı. Karar verdi,bir kaç gün arabayı izleyecek ,yağız kısrağın çektiği araba sürücüsünün gizini çözmeye çalışacak.O andan itibaren çocuk yüreği hop oturup hop kalkmaya başladı.

                         Keyfi kaçmıştı küçük İbeyit’in.Koçları otlatacağı yer konusunu düşünürken çay boyundan geçip gitmekte olan Kırbızların Hamit imdadına yetişti.”Haydi Gidiriş’e”  dedi, sana yoldaş olurum.Koçları çay boyundan topladı Gidiriş’e doğru sürdü. Hafif kamburu çıkmış boyu,  kırlaşmış dağınık kaşları altındaki uzun kirpikleri Hamit’e diri bir köylü havası veriyordu.Yarım saat yürüdükten sonra “bak çocuk” diye bir boyun noktasını işaret etti.”Korkmazsan koçları oraya sür, samanlık gibi ot vardır, koçları bir hafta doyurursun”dedi.Eski model çiftesinin dipçiğini sopa gibi kavradı,”avcılık benim aşım ekmeğim,gün atlasam o gün uyuyamam.Yıl kaç gün, ben bu dağlardayım.Bu giden benden sorulur...Bak evlat,sen görürsün ölümüm de avcılıktan olacak benim.”Güldü ,”sana vasiyetim olsun çocuk, ölümü şu kayanın altına gömün emi.”Göz etti, gülümsedi, gülümsemesi gözünün ucundaki soğukluğu gizleyemedi. İbeyit’in ensesine hafif bir tokat attı,karşı yamaca tırmanan  patikaya saptı.

                         Kirazlı Yayla uzaktan gökyüzüne sokulmuş yeşil vadi gibi görünüyordu.

                          Çoban bol çiçekli bol otlu tepeler arasındaki otlağa öğleye doğru vardı.Yer,meşeliklerle çevrili kalaylı tasa benziyordu.Güneyi kapatan  gösterişli çamlar yaşlı pelitlerle sarmaş dolaştı,yol bel görünmüyordu.

                           İbeyit, ürperdi,her bir ağaç altından birileri çıkıverecekmiş  gibi geldi ona.Zihninden geçen olasılıklardan  korktu,canı sıkıldı,koçları toplayıp kaçmak geçti içinden.Koçların çiçekli otlara karşı  iştahlarını  görünce kıyamadı onlara…Bir çam kütüğüne belini verip oturdu.Güneş ışınları dallardan kopup, lapa lapa önüne dökülüyordu. Koçların ottan ota geçerken keyiflendiklerini ,dönüp dönüp biribirleriyle boynuzlaştıklarını seyretti. Doğa ,el değmemiş güzelliğini sütlü bir ana gibi emzirdi İbeyit’e. Öylesine rahatlattı  ki…

 

                      Omzundan sıyırdı torbasını, çıkını açtı.Bir dürge yufka vardı azığında.Birini  aldı,küle gömülmüş yumurtasını ekmeğine oluklayarak dürüm yaptı,avurdunu şişire şişire tüketti.

                       O gün, ağır bir yükü sırtlayarak döndü evine.

                       Üç gün aynı olayın kopyalanmış sürecini ve  esrarengiz sesin gizini yaşadı İbeyit.Dördüncü gün sesin esrarını çözecekti, kararlıydı. Erkenden uyandı .Beynini kazıyıp yiyen bilinmezin tedirginliği vardı üzerinde.Tez elden koçları kapıp Kalpak Kayanın altına yollanmak istiyordu.Yüzüne iki koçam su çarptı,çişini kısa keserek aşağıya  indi.Avluda güz gününün durgunluğu ve dağınıklığı vardı.

                         Kamış örtmenin kapısı açılır açılmaz hayvanlar su yalağına doğru akıştılar.Koçlarla birlikte örtmede sıkışan hava  cıvık mayıs kokusuna bulanarak yayıldı ortalığa.

                          Güneşin ilk ışıklarıyla yola düşen İbeyit klavuzluğu üstlendi.Musalladan Muram Deresine dönen patikadan Boldacı’ya doğru yol aldı. Soğuk esen gedavet sabah güneşiyle ılıyıp tatlı tatlı dokundu yüzüne.Duygu ve düşüncelerinde kaynayıp duran bilinmezlik yavaş yavaş duruldu,önü aydınlandı.

                         Yukarı Çeşme çayırına kondurulmuş besi damlarından havlayarak saldıran iki köpek çay kenarına dek gelip durdular.

                          Koçlar Boldacı suyunun akıntısında yeşermiş  otlarla ağız ağza sevişerek geviş almaya hazırlandılar. İbeyit,bir yükselti seçti,kuru yaprakları altına alıp oturdu.Azık torbasını boynundan aldı yastık yapıp yaslandı.Güneş, Ambayıt doruklarını tutmuş,Yeşil Göl’e doğru iniyordu.Boldacı kaynağından sızan suyun şırıltısı  duyuluyordu yalnızca.

                          Güney Pınar yönünden gelen römorklu bir  traktör dereyi gürültü ve toza  boğarak geçip gitti.Römorkta oturan kadınların allı güllü giysilerinden Ilgın  pazarına alış verişe gittikleri belli oluyordu.İbeyit,toz ve gürültüden etkilenmedi.O, Tekke Köprüsüne odaklanmış ha çıktı ha çıkacak diye arabayı bekliyordu.

                      Yanılmamıştı, araba mezarın ucundan burnunu gösterdi. Yağız at tırısa kalkmış hızla köprüye yaklaşıyordu, yavaşladı. O ses,evet o tanıdık ses olanca boyutuyla duyuluyordu bu kez de.Sesin bir ağıt olduğu açık seçik belli olmuştu . Arabacı ününü koyuvermiş acının zehrini  sesine ve sözcüklere akıtıyordu.İbeyit,soluğunu kesti,günlerdir içinde büyüyen  üzüntü kasırgaya dönmek üzereydi.Varlığı sarsıldı,acısı damar damar gönlüne aktı. Kendini tutamadı bir dürtüyle yerinden fırladı,arabaya doğru koştu. Bu sırada  at tökezlemiş teker köprü kenar çıkıntısına takılmıştı. Araba kendini kurtarmadan İbeyit yetişti . Arabacı taş kesilmiş,kendini saklamaya çalışıyordu .Göz göze geldiler.Aracısız bir akıntı gönüllerini birleştirdi,karşılıklı göz yaşlarına boğuldular.Arabacı ne diyeceğini bilemedi,İbeyiti arabaya çıkardı, bağrına bastı…”Sen ağlama be çocuk sen ağlama diye ağladı.”Birlikte acının ağusunu döktüler gözlerinden., yeryüzüne, gökyüzüne.Arabacı kendinde değildi.Sen ağlama be çocuk derken sesinde derin bir acının ve yalnızlığın çöküntüsü seziliyordu.Çocuğu gönlünün hak ortasına oturttu.Yol ortasında kalakaldılar.

                  Terbiyeyi toparlayıp yoldan ayrılmaları zor oldu.Engelden kurtulan araba bir sarsıntı ile on metre ilerde durdu.Birlikte indiler.

Arabacı atı falakadan kurtardı.”Haydi” dedi İbeyit’i kendine doğru çekti, yürüdüler.Çay boyu dikenli ve kayalıktı ,yamaca tırmanan  patikaya düştüler. Orta boy bir meşe çalısı çadır gibi gerilmiş yazdan kalan yeşertisini  saklıyordu sanki onlara.Yeşertiyi göstererek “oturalım mı “dedi gözlerine bakarak İbeyit’in.Heee diye başını salladı İbeyit.Oturdular.

                   Arabacı çocuktan müthiş etkilenmişti,.Tırnak kadar çocuk tarafından anlaşılmasına hem şaşıyor hem de utanıyordu.Durumunu içine sığdıramıyordu. İbeyit’in iki elini avucunun içine aldı,bal rengi gözlerinden öptü.Bir daha bir daha öptü.İbeyit de arabacının sevincine  benzer duyguları  yaşıyordu. Kırışıklar içindeki solgun gözlerinin yuvasından fırlayarak pırıl pırıl oluşunu görünce, günlerdir yaşadığı  duygu sarmalından kurtulmanın ve arınmanın  sevincini yaşıyordu o da..Şimdi çığlığa dönüşen acının sırrı  çözülecek diye de arabacının yüzüne bakıyor, yüreğinin derinliklerinde kopan duygu selinin beynine aktığını hissediyordu.

                       “Sen Kös Halil’in torunu  değil misin ?”dedi,arabacı. Sesinde yeniden hayat bulan bir canlanışın ışıltısı vardı.“Heee ! “dedi İbeyit. Yüzüne tekrar tekrar baktı, bakışıyla sorgulandığının ayırtına vardı arabacı.”Anladım len anladım” dedi.Yan döndü belini güneşe verdi, asker oturumuna geldi.Karşı tepeye ulaşan taşlı yolu gösterdi.”Bak çocuk,ben üç yaşında iken ,babam ,şu gördüğün Barakmuslu yolunda kara tatarcaya tutulmuş ,atın üstünde köye  getirmişler,bir gün sonra da ölmüş .Gardaşım Gök Memed yedi, Çikin Çavuş gardaşım da anamın  karnındaymış babamın ölümünde. Üç sene sonra  anamız da  öldü.İl dar hatırlarım anamın ölümünü..Anasız babasız üç çocuk dökülüp kaldık.Ondan keri nasıl yaşadığımızı sen hisabit.Bazen konu komşu baktı bize.Bazen hısım akraba….Üç kardaş elene belene büyüdük.Bizi bağrına basan seven pek olmadı, emme, yatağımızda döven , kümbür küs oynayan oldu.Anamızdan babamızdan ne kalmışsa sandıkta sepette hepsini aşırdılar evlerine.”İbeyit, eline aldığı keskin bir çakılı dere yatağına doğru fırlattı.İlgisizlik zannedip alındı arabacı,”Kısa kesecem ülen ,kısa kesecem dinle…” diye uyardı İbeyiti.”Biz üç gardaş bi yatakta bir odada etle tırnak gibi böyüdük, evlenip barklandık, çoluk çocuk sahibi olduk. Emme,birbirimizden hiç ayrılmadık.Bizi çocuklarımız karılarımız bile ayıramadı.Tarlalarımızı evimizi bölüşmedik.Ömrümüz  şu koca çam ağacı gibi dal budak salarak geçti. Şimdi bu çamın şu iki dalı kurudu, Gök Memed ‘le Çikin Çavuş.İkisi de iki yıl arayla öldüler. Ben kimsesiz yapa yalnız kaldım .Yalvardım Allah’ıma beni de al diye.Ölmesini bilemedim. Böyle ağıtlar düzüp ağlıyorum.Şurası Şavaltı,  şurası Gidiriç,anamızın atamızın toprakları.Onlarsız  gidemiyom ,yüreğim dayanmıyor onlarsızlığa çocuk dayanamıyorum.”İbeyit onu kıpırdamadan dinledi.Bir sessizlik oldu.Bu sessizlikte,arabacı geçimşine daldı.İbeyit , gözleri ile koçları aradı.Bir yandan da, beyni ,karısı ve  çocuğu varken kardeş sevgisiyle yanıp tutuşan ihtiyarın kanayan yüreğini anlamaya çalışıyordu.”Çocukların torunlar var” diyecek oldu,sözünü tamamlatmadı.Elini havaya kaldırdı. “Gardaşlarımdan başka her şey benim için çöğür dikeni…Hepsi boş…”Karısı ve çocuklarına haksızlık ettiğini anlar gibi oldu,açıklamaya yüreği el vermedi.

                      Birlikte Boldacı kaynağının başına geldiler.Etrafta iri gövdelerinden  sakız kusan çamlar ile topraktan kovulan  kütükleşmiş meşe köklerinin  yaşlılık yarışını seyrettiler.İki sincap gölgesi düştü dallara, uzun kuyrukları asılı kaldı havada.

                     Suyun başında çam dalından oyulmuş çıra kokulu bir kepçe vardı.Kepçeden birer dolum içtiler.Kaynağın üstünü asma tavan gibi örten kayaya üst üste yığılan taşlarla destek verilmişti.Kayanın alt yüzünde baş yeri izlenimi veren üç oyuk vardı.Oyukların altına vardıklarında  bir yarasa ,düşen yaprak gibi aşağıya sarktı, sonra yükselerek kayboldu. Arabacı, “Bak İbeyit şu oyukları var ya onlara iyi bak” diye elindeki çam dalını birinin içine soktu..“Bunlar Didiği erenlerinden  üç evliyanın baş yerleridir. Duymadıysan duy, diyeceklerimi  iyi belle.Rivayete göre bir zamanlar bu topraklarda böyük çook böyyyük bir kıtlık ve kuraklık yaşanmış.Bir damla rahmet düşmemiş,kaynaklar kurumuş ,çeşmeler akmamış.Orta yer cayır cayır yanmış.Ahali ne yapsın ? Haçet namazına çıkmış, taş toplayıp okumuş, hiç fayda etmemiş . Bir gün bir köylü  Didiği Sultanı rüyasında görmüş.Ak sakallı Didiği bana gelin bana demiş.Köycek toplanıp türbeye gitmişler. Kapısındaki kız-oğlan taşına yüz sürüp dua etmişler.Ertesi gün bakmışlar ki bu derede gürül gürül su akıyor.Meğer köylülerin duası  kabul edilmiş,Didiği üç müridine emir vermiş ,Boldacı kayaların en altındaki taşı çekin çıkarın.Kuş olup uçmuşlar evliyalar bu dereye. Yaaa  destur deyip alttakini çekmişler, üsttekini de kaldırmışlar ki sular çağlayıp akmış.Kayayı kaldırırken başları sokulup kalmış kayaya, evliyaların.İşte yerleri.” İbeyit baka kaldı arabacının ağzına.”Yüzüme bön bön bakma.Bir hikmeti kerameti vardır buraların.Didiği Sultan ziyaretçilerinin azaldığına bakma sen.Onun ululuğundan bu diyarın taşı toprağı kutsanmıştır.Bak etrafına,bu korudan başka hiçbir yerde böyle  heybetli böyle iri ağaçlar var mı ? yoktur, yok.Nedeeen ?...Çünküm kim ki korudan ağaç keser odun alırsa ya öküzü ölür ya da evi yanar. Anladın mı guzum bunu unutma “dedi.

                  On iki yaşında bir çocukla sekseninde bir ihtiyar bir saate yakın birlikte oldular.Ne birliktelik…Yalnızlık.acı, ve merak kavramlarının anlam kesişmesinde trajik bir buluşma gerçekleştirdiler.Arabacının can çekişen manevi dünyasına bir ışık düştü.Doğaya ,insanlara gülümseyerek bakmaya başladı.Dili açıldı, gönlü açıldı.”Seni çok sevdim be çocuk yalnızlığı ve acımı unutturdun bana.Çoktan toprağa gömülmüştüm ben. Yalnızlık var ya  ne bileyim, ölümden de beter.Tutamaksız, gücsüz, guvvetsiz galıp tükenmiştim. Yaa !.. kuru kazık gibi dikelip kalmıştım ortalıkta.Ağlamaya yetiyordu gücüm.Onun için yollara düşer,ağıt döker ağlarım aylardır...Gardaşlarıma alın beni alın beni de diye yalvarırım.İzmir’e gittim ,Konya ‘a gittim uşakların yanına. Bir ay bile eyleşemedim, kendimi zor attım  köyüme.Ölmek zormuş be çocuk ölmek zormuş.Böyün sen bana yeniden can verdin , güc guvvet verdin.Ağladın  ağladığıma,göz yaşı döktün siğim siğim .Gözüyün yağını yiyim senin. Yaşanacak bir dünya olduğunun fehmine vardırdın beni”

                   “Arabacının derin yüz çizgileri açıldı,çukurunda solgun yatan gözlerinin mavisi renklendi.

                      O ,arabayı koşumlarken İbeyit yanında dikeliyordu.Kırbaç havaya kalktı,yağız at kasılarak asıldı arabayı.Tekerlekler dönerken on iki yaşında bir çoban, mutluluğu çıkınına doldurmuş el sallıyordu. 

                       

             




ÖYKÜM
 
Orak tarlasında doğurmuş anam beni
Göbeğimi çavdar sapıyla kesip tuz ekelemişler
İri karnında oğul sancıları
Yılgın sürüler üstüne yiğitçe yürümüş kırkındaki anam
 
Ayağımda eskiyen ayağımın derileri
Ben sekizinde bir köy çocuğu
Birinciyi eğitmen Osmanda ikinciyi öğretmen Hasanda okudum
Önce adımızı yazdırdılar sonra Atatürk’ü
Sonra da anlamadıklarımızı.
 
Toroslarda ki gurbet kapısı onikideki öykümdü
Çarığımın ipini şu taş ile kestimdi
Aha kertilen yerler direnç doludur
Enstitüydü öğretmen okulu yaptılar
Biz aynı kaldık.
 
Yurt ağladı ulus ağladı köy ağladı
Göz yaşlarımız boşuna anlayamadılar
 
                                                  D.AYDOĞDU    /1965
*******************************************************************************
 TOPRAĞIMIN GÜNEŞİ                                                                     
Yalburt Yaylasında Ayşedudu, Dilağzı Belinde Elif kız
Çukurçimen’de Zarife,
Sabah güneşi gibi kızlar.
Gökyüzüne saplayarak çapaları ,
Türküleri yıldız yıldız yağdırdılar.
Yağız toprakla öpüşen pancar tohumu çatallandı
İncecik boynunda domaran haşhas çiceği morlandı aklandı.
 
Çukur Cami avlusunda öğle karanlığı,
Duldasında Gökçeyurt’tan Kara Şakir,Sadık’tan Kınacı’nın oğlu
Tekke’den Çikin çavuş.
Ellerinde pancar kotası, ellerinde yağlı petrol ceremesi,
Üstüste borçlar, üstüste kahır, üstüste ihanet hıyanet .
Yarenlik soygun üstüne.
 
Ve unutulan emek,
Bu emek gün gelir gökkuşağı gibi sevdalanır,   
Gün gelir bu ihanet keklik palazı gibi avlanır.
Halkım benim,böyle gelmiş böyle gitmez,
Devran döner Ilgın Çukurunda aydınlıklar göllenir
Çifte Koyaklarda türküler ulam ulamken
Kurşun çalımında çiçekler ırgalanır,
Şafağın gözlerinde mor menekşe, dalgalanır dalgalanır.
 
                                                                     D.AYDOĞDU
******************************
 
 
ÖYKÜ                                
                               HANAYİ KAHVE’DE KİMLER VAR
                                                                               
                                                                                    Dündar AYDOĞDU
                               Yeşil Hüseyin, günün ucuyla ayaklandı,”erken çıkmalıyım sokağa, taka tuka bir saatte anca çıkarım yokuşu,” diye söylendi.Özürlü sağ bacağının ileri aldı,pantolonunu ileri geri ittirerek  bacaklarına geçirdi.”Kız Derinkuyu  koltuk deyneklerimi çabuk vir” diye de karısına seslendi.Derinkuyu, “vaaa zabahın köründe n’oldun be herif ! “Yeşil sert sert baktı ona,ağzını açmadı.
                             Ön damına geçti,iki basamaklı taş merdiveni karısından yardım almadan indi. Sokak , Yıldız Tepeden kurtulan güneşin ilk ışınlarıyla pırıl pırıldı.Hafiften esen kara yel çiçek bozuğu yüzünü tırmalayarak  yaladı .Erken erken  onu sokakta gören pancar sökücüleri meraktan olacak, ona bakıp gülümsediler. Elverişsiz zemin yapısı nedeniyle kepirli hale gelen yoldan güvenle yürümek olanaksızdı. Adımlarını atacağı yeri önceden koltuk değneği ile yokladı,sonra adımını attı. Haneyi Kahve’nin bacası görünüyordu çelenin ucundan.              
                             Mededin Selam, sabah namazına kalktı,akşamdan kalan ılık ırbık suyunda abdestlendi, ceviz kabuğundan boyanmış kızıl yün kuşağına sarındı,özenle giyindi.Ezan sesi kesildiğinde o caminin giriş kapısındaydı.
                       Cami çıkışı Haneyi Kahvenin önünden geçti,kapısı açık değildi,canı sıkıldı  homurdanarak geri döndü.Uzun boyu üzerine yıkılan başını öne aldı yokuşa sardı.
                       Kara yelden savrulan çürük saman karartısı önünü kesti.
                       Tötül ,havaların soğumasından yakınıp duruyordu.Bu ırzı kırık ağrılar azdıkça azdı diye. Sövüp saydığı da oluyordu. Sakinleşince de “Ah !..Kafa kağıdının eskiliği ah !…”diye inleyerek boyun eğiyordu çaresizliğe…Rahat uyuduğu olmuyordu.
                        Bu gece yine uyuyamadı.Kalktı,doktor Adem’in verdiği merhemden bol bol sürdü;dizlerine ,diz altlarına ,ayak bileklerine…. Ağrısı dinmedi. Oğlu Dikkulak’ı  çağırdı, ağrıyan her yerini oğdurdu, Dikkulak oğdukca oooh !...çekti.Çekmesine çekti ama fayda etmedi, sokrana sokrana ağrılarıyla yatağa girdi. yorganı başına çekti.
                         Güneşin ilk ışıkları pencereden içeri sızdığında gözleri hala açık, uykunun kapısını çalmasını bekliyordu.
                          Büyük oğlu Mehmet kapısını larkadan açtı.Yatağın içinde debelenip duran babası Tötül ,yikten, ” Gave açıldı mı len  ? “ diye sordu.Yüzü turşu gibiydi. Kipirdedip durduğu gözünden uyuyamadığını anladı oğlu;söyleyeceğini unuttu,azarından kurtulmak için kapıyı gıynaşık bırakıp toz oldu.
                           Az sonra çamparalı araba kırbaç sesiyle birlikte gürültüyle sokağa indi.
                           Arkasından bastı küfürü babası. “ Ulan teres Yumru Tepe seni de yiyecek, bok mu var günün ucuyla kaçtın, cehenneme kadar yolun var…”
                           Belini alıp zorlukla doğruldu.Kürt çalısından ütülenip doğrultulmuş çötesine uzandı.Oğluna öfkesi geçmemişti.Ikına ıkına ,küfürlerini sürdürerek Haneyi Kahvenin önüne geldi.                                                                            
 Merdıven başında dikilen ocakcı Yanıroğlu’nu gördü. “Yapış elimden len deyyus , görüyon ya galdım kütük gibi.”Yanıroğlu elini verdi,merdiven başındakiler ona  yol verdiler.Oflaya puflaya merdiveni tırmandı.İçeri girer girmez de yanan sobayı kucakladı,durdukça yüzüne kan geldi,kızardı.
                            Ona yol veren Çikin Çavuş,Hocanın Salim,Tat Rifat ,söz kesmişlerdi,saat sekizde Hacıveller’in Odanın önünde buluşmaya.Odanın önüne önce Tat Rifat geldi,baktı kimsecikler yok,ağaç kütüğün üzerine oturup bir sigara yaktı.Hocaların Salim pencereye yamanarak onu izliyordu.Hemen çıktı,kapıdan komşusuna seslendi ,”Haydi Çikin !…“
                            İki kanatlı koca kapıdan çıkan Sadıç Hasan gurbetçi kızı Hanife’yi yolcu ediyordu.Bir elinde bavul bir elinde kız torunu ,pek mahzun görünüyorlardı.Torun, hiçbir şeyden habersiz barem şekeri gibi tadıyla,ipek gibi uçuyordu zıplayarak.Kapının önünden zorla ayrıldılar,sanki, güçlü bir yapıştırıcı yüreklerinden ve beyinlerinden toprağa çivilemişti onları.
                            Beş dakika oldu olmadı Rifat,Salim ve Çikin  buluştular. Büyük Cami önüne gelince üçü birden Hatıllı Havuzunun demirlerine yaslandılar.Güneşin ilk ışıklarında suları dalgalandıran balıklar yarışıyorlardı sürüler halinde. Bir uçtan bir uca   varınca içlerinden bazıları  ikinci havuza atladı.Atlayanlar gümüş tanesi gibi parlayarak suyun dibine inip kayboldular.
                            Kara yel şiddetlenmiş yüz kesiyordu.Çikin çavuş “haydi üşüdüm uşak.” Salim ona uydu, birlikte ayrıldılar.Baktılar ,Rifat, Kılıboz’un köşeyi dönüyordu,hızlandılar.Dübek Kız Sokağının başında ona yetiştiler.Kör Vehbinin avlusundaki kamış örtmede ekmek yapan kadınların gülüşmeleri geliyordu onlara.Oklava seslerine karışan cilveli tınının etkileşimine aldırmadılar,ama,Çikin, görüntüyü hemen yorumladı.”Yirmi yıl önce olsaydı ekmek kokusu buraları sarardı.Tohumu bozdular,tarlaları çürüttüler ,yediğimiz içtiğimiz zehir.Köyün yarısı kanserli.Bu yıl ona yakın kadın bu derdin kurbanı oldu.” Ağzımızı açtırma,derdimizi deştirme “diyen Rifat koluna girdi Çikin’in .Kahve önüne geldiklerinde Tötül oradaydı.Ala Irza ile Gavur Ali’yi gördüler hemen girişte.Gavur Ali,yana döndürdüğü yamalı  kasketine , bu gün bir de mendil bağlamıştı.
                          İçerde  boş iki masa vardı.duvar dibinde olana oturdular.Çikin Çavuş masalara göz gezdirdi.  “Kahve efradı eksiksiz tam sayılır”dedi.Yeleğinin cebinden tütün tabakasını çıkardı. Tat Rifat, Çikin Çavuşun kulağına eğilerek ocağa yakın kalabalık masayı işaret etti. “Papara Mustafa da var len”diye fısıldadı.Çikin başını salladı.”Cok gözell. Şenlik var böyün”oturduğu yerden bağırdı: “Hoş geldin sefa geldin koçum ,sorup duruyorduk nerde kaldı Konyalı Mustafa diye!...”Gözünü kırptı,diş etlerini emdi. O sırada Uzunallerin Serin  Osman girdi kapıdan.Gülüştüler Çikinle Rifat,tam zamanında geldi diye.Osman önce kalabalığa doğru ilerledi,”Baa Papara’da gelmiş”dedi, ellerini sıktı.Papara ,”hoş bulduk Osman Emmi,iyi bulduk, seninkiler orada” diye köşe masayı gösterdi. Tamam koçum dedi,kasalak kasalak geçti, üçlünün yanına oturdu.
                     Yeşil Hüseyin ,Mümin ve Zeynel’le  bir masada oturuyordu.Elini kaldırdı.Yanıroğlu’dan hemen yanıtını aldı,çaylar önlerine kondu.. Yeşil, ağız ağıza verdi masa arkadaşları ile konuşmasını sürdürdü.Konu, Mümin’in Şevket ve Haydar’ın Osman’la birlikte yürüttükleri hayvan alım satımları ile ilgili izlenimlerdi.Mümin “Cambazlık meşakkatli meslek,zevkli meslek “diyordu tekrar tekrar…Yıllar olmuş bırakalı ,hala tatlandıra tatlandıra anlatıyordu anılarını.Onların sohbetine keletelik yapan  Çikin oldu.Sohbet durdu,bir çay daha kondu masaya.
                         Çikin Çavuş,Yeşil Hüseyin,Ziynel bir çekirdek üçüzü sanılırdı.Çiçek bozuğu yüzleri, akıtmalı çilleri ,yırtılıp sonradan dikilmiş izlenimi veren kanlı gözleri ve mısır koçanı suratlarıyla tıs demiş biribirinin burnundan düşmüşlerdi. Çikin Çavuş, köyde  okur yazar olmadığı dönemden kalma hem alim hem arif bilgiç biriydi.Yeşil, genç yaşında kaybettiği sol bacağından ötürü çalışamıyor, enerjisini ve gücünü dil ustalığına yüklüyor bir muhabbet devi oluyordu. Ziynel ise pireyi deve, biri bin yapan alaylı bir palavracı ve iyi bir pazarlayıcıdır.Yeşil gibi yarenliğinin üstüne yoktur.
                        Çikin Çavuş ,”biz bir dalda üç ayvayız.Kokumuzda tadımızda aynı.Hangi dalda oynadığımızı,hangi kümede avladığımızı kimse bilemez.Dünyaya akılımızla bakarız , ota boka kulak asmayız”,diye tanımladı kendilerini.Her zaman söylediği gibi ağzından çıkanları can kulağı ile dinleyen Yeşil  ile Ziynel  başıyla onayladılar Çikin’in kanısını.Ziynel bir çift söz için ağzını açtı:”Bu köy bizsiz olmaz,köyün güzelliği de biziz,bereketi  biziz.Biz olmasak köyün yüzüne bakılmaz,yokluktan,kıtlıktan kurtulamaz. Yeşil Hüseyin “Vallahi doğru söylüyor bizim oğlan ,”diye heyecanla destekledi Ziynel’i.
                         Saat ona doğru kahve oyun düzeni almaya başladı.Ayakta gezinen Kel İsmail ile Kamil Kılıç yer beğenmeye çalışıyorlardı.Onların dışında dip masada Kadir Öğretmen vardı .İki tüysüz gençle temiz temiz oturuyordu.Gençler belki de ilk kez geliyorlardı Vehbi’nin Hasan’ın Haneyi Kahvesine.Biraz ürkmüş vaziyette  etrafa göz atarak Kadir Hocayı dinliyorlardı.
                              Kadir Hoca sakin sakin ,inançla,tek tek konuşuyordu. “Haneyi Kahve yeni açıldı işletmeye.Beş yıl içinde samanlıktan bozma iki kahve daha açılmıştı, ama ,yılın yarısı dolmadan kapılarına kilit vurdular. Köyde kimse odasındaki minderden kalkıp iskemleye oturmak istemedi.Bu kısa dönemde oda geleneğinin kemikleşmiş kurallarını bir türlü esnetemediler.Ama zaman denilen ejderha , acımasız darbesini bu geleneğimize de vurdu. Bıldır Haneyi Kahve açıldı, gittikçe büyüdü,görüyorsunuz burası kalabalıklaştıkça odaların ışıkları da bir bir söndü.”
                            Biçimli eliyle saçlarını oynadı,gözlerini düşen saç demetini kulağının arkasına attı,çatık kara kaşlarını gözlerine indirdi;yüzüne, dudaklarına, hoş bir hava geldi.
                            “İşte böyle...Görüyorsunuz , yeniliklere, kurulu düzen direnç veremiyor.”Ses tonunu düşürmesinden heyecanlandığı belli oluyordu,sesi titredi,duraksadı.Gençlerden uzun saçlı olanı, hocasından etkilendi ,oda  hüzünlendi, gözlerini kaçırdı.Sonra diğeriyle göz göze geldi,birlikte gülümsemeye çalıştılar.Kadir Hoca ,sözün ucunu kertmeden sürdürdü“Odalar,köylerin “ocak başıydı”.Bu küçük topluluğun kalbi,beyniydi; köyün hayat damarı burada atardı.Toplamsal değerlerimizin öğrenildiği,paylaşıldığı, birlikte güldüğümüz, birlikte ağladığımız, gönlümüzce göre ,yücelttiğimiz ,kutsadığımız değerler buralarda üretilirdi.El birliğinin,dayanışmamızın, moral üstünlüğümüzün kaynağı,dayanağı bu odalardı.Duvarlar yıkıldıkça köye ait bir çok şeyin giderek tükendiğini,yoksullaştığımızı hissediyorum.
                               “Bayramlarda ergen gezdikten sonra odalara el öpmeye giderdik.Otuz civarındaki odalarda büyüklerimizden gördüğümüz sevgiyi unutamıyorum.Şallakken şekerle savılırdık ,yedi sekizlerinde şerbete terfi ettik,bıyıklarımız karardığında da bizi yarenliğe oturttular.Tartıştık,gülüştük. Bu çocukluk anılarını boynumdaki altın zincir olarak taşıyorum.” Bu sözler kod pantolonunun kemerini iki de bir yukarı doğru çeken, yeşile çalan gözlerini kalın kirpikleriyle kapatan tombak yüzlü gence aitti.Kadir Hoca ,”ölümün intikamını siz başarılarınızla almalısınız.Anılarınızı yüreğinizden alıp beyninize havale ederseniz rahatlarsınız belki. Bilincin emanete ihaneti görülmemiştir.Yapacağınız bu….O günlerden şu gördüğünüz  pırıltılı enkazlar kaldı.”İşaret ettikleri oda muhabbetinin aktörleri olan şimdilerde de  masa oyunlarına kapaklanmış ,Haneyi Kahvenin müdavimi yaşlılardı.”Bunlar aslında halk kültürünün diplomasız kuramcılarıdır,olanak olsa da bu antikaları kolonlayıp öteki yüzyıllara hediye edebilsek…Şimdilerde sönüp yanan  bu ışıltılarla  vaktimizi geçiriyoruz.Her şeyin naylonlaştığının onlarda farkında…Dikkatle bakarsanız onların yüzüne ,büyülenmiş ikonlar olduğunu göreceksiniz.Yüzyıllar sanki bunların yüzünde satır satır  okunuyor.Hikaye olurlarsa bir gün, yani kaybedersek onları, varlığımızın zemini tümüyle çölleşecek,kendi kendimize yabancılaşacağız.Korkuyorum geleceğimizden . Nasıl yol aldığımızı siz göreceksiniz,inşallah çatı çökmez,yıkım olmaz.”    
                 Bu sırada tavla tahtasında şakırtı başlamıştı.İskemlesini çeken tavla masasının  başına üşüştü.Papara Mustafa,herkesten önce tezgahı kucaklamış avını bekliyordu.Göbeğini ittirerek haydi meydana der gibiydi.Çikin çavuş iskemlesini çekmek üzereydi ki.İllez’in İsmail, “sen dur hele önce ben hesaplaşacam boyunun ölçüsünü alıvereyim keratanın.” İri gövdesi masanın önünü tümüyle kapattı. Tavla zarını parmakları arasına aldı, bilye gibi onlarla oynaştı ,avucunun ortasında yoğurdu zarları baş parmağını kaldırarak fırlattı,zarlar yuvarlandı,efsunlanmış gibi sırt sırta gelerek durdular. Sebai dü. Arkasından  dört caar, şeşi se. arka arkaya olumsuz zarlar.…Şans İsmail’e gülmedi,üç oyundan sonra terlemeye başladı.Kritik sayı için oyun başladı.Oyun İsmail lehine gelişiyordu..Papara altı kapıya girdi.İsmail’in maharetli parmakları işliyor pullar asker disiplini içinde diziliyorlardı.Terleme sırası paparaya gelmişti.Tavla tahtasında buluşan bakışlarda güller açmış gibiydi.İsmail gerinerek zarı fırlattı.Yüzü sapsarı kesildi.Zar, altı kapıyı açtırıyordu.Papara yeniden hamle yaptı, oyunu beşe üç kazandı.  
                   Çikin Çavuş alıcı kuşu gibi bekliyordu,hop dedi İsmail’in yerine kondu.Çikin’in tavla taktiği, açık oynamaya dayanıyordu.Kendine özgü bu taktiğin başarılı olması, olağanüstü bir şans olasılığına bağlıydı.Aksi halde durum felaketti. Oyun başladı, karşılıklı birer mars yaptılar.Oyunun şamatasına imrenen iskambil  seyircileri de tavla masasının etrafına doluştular.Ayakta olanlardan paparaya iyi destek geldi.Şans bu ya… Çikin’e gülmedi,tek sayı alabildi,o da yenildi.Çikin olduğu yere çakıldı kaldı.Gavur Ali’ye gün doğmuştu. Çikin’i zayıf anında yakaladı ,belinden çıkardığı mendil tomarıyla burnunu sildi.”Ülen Papara gözüyün yağını yiyim len,sümeye gelmemişsin taa Gonya’dan , kırıp geçirdin herifleri.“Kasketini eline aldı,kahkahayı koyuverdi.
                       Çikin taraftarları kös kös yerilerine oturdular.
                       Serin Osman olayı uzaktan izliyordu.Dayanamadı ,köşesinden kükredi, “Virin len şu Konyalı Mustafa’nın sinini bana da , ossurdayım keratayı.Elaleme ürüsva oldunuz gabbecikler.”
                      Papara ağzını açtı,altın dişleri göründü. ”Çayırda elini tutan yok Osman emmi, ama, gel bana çatma bu gün, günündeyim, babam olsan da acımam valla!..“İş iyice kızışmıştı.Tekmil kahve yeniden ayaklandı. Yarış başladığında nefesler kesildi.Bir eşek arısı vınlayıp cama vurdu kendini .”Hayıra alamet değil” dedi,kanadından tutup dışarı attı arıyı Kel İsmail.
                        İlk zarı Konya’lı Mustafa attı. Serin Osman, kendini tavlanın profesörü olarak tanıtırdı.Zarları üst üste çiftleştirdi,sağ bileğini oynağından yılan başı gibi dikleştirdi,fırlattı.Zarlar havada rakkasiye gibi döndükten sonra tahtaya oturdular. İlk üç sayıyı rahat aldı.”Uzunallerin Serin Osman tavla oynarken camız gibi tokuşur,adam bir kerre muafız alayında askerlik yapmış“diyenYeşil Hüseyin ,koltuk değnekleriyle tempo tuttu.İnce uzun boynunu ileriye uzattı.Papara,”baaa!.. çekirge gibi içine düşeceksin,çek şu kelleni  yahu !  “diye uyardı onu. Yeşil geri kalmadı ondan.” İşin bitti Konyalı,göbeğini büyüteceğine oyununu büyüt yavrum !“ diye kestirip attı.Serin Osman yorgun Papara’yı fare ile oynar gibi oynadı.Papara,iki çifte atıp bir sayı alabilmeye koşullanmıştı.Ancak bir çifte atabildi.Sonunda bayrağı çekti.”Sen sen ol,benimle elleşme koçum”.dedi ,Serin Osman Papara’ya.Efendi adamdı Papara, yanıt vermedi.                  
                           Tötül’ün masasında altmış altı da bitmek üzereydi.Tötül, ucu pamuklanmış kirli iskambil kağıtlarını  kardı,küt parmaklarını tükürükle ıslatarak üçer üçer dağıttı.Kupanın dokuzu koz olarak yattı.Tavladan sonra bazı seyirciler iskemlelerini onların başına çekmişti.Tötül , boğumlar içinde kaybolmuş sol gözünü haince kırptı.Elinde kırk vardı,onu hissettirmek istmiyordu.Her kağıt çekişinde parmağını dilledi.Ecelin Veli, rakibi Tötül’ün yüzüne baktı,dudaklarını hafif kıpırdatıp sayıları saydı.Kapatmak geçiyordu içinden.Tötül kırkı söyleyememenin baskısı altındaydı.Önüne baktı hiç renk vermedi.Aldığı sayıların toplamı yirmi sekizdi.Veli, dokuzluyu çevirip oyunu kapattı. İki sayı daha aldı oyunu bitirdi.Tötül’ün yorgun gözleri iyice kayboldu çukurunda. Kösük boynunda eğreti duran
 başı göğsüne düştü.Alnında boncuk boncuk biriken terleri kolunun yeniyle sildi.Rakibine döndü ,“ hadi Cingan alacağın olsun” diyebildi dudağının ucuyla.Çakmağını çaktı sigarasını yaktı. Aga başında dikiliyordu ,kuşağının arasına sıkıştırdığı cüzdanına el attı.
                         Vakit geldi,orta camide ezan okunmaya başladı.Suvattan kaldırılan davar sürüsünün ucu musalladan göründü.Keçiler pıtır pıtır evlere dağılırken koyunlar başlarını öndekinin bacak arasına geçirerek uzun sıralar oluşturdular.Ağır koyun kokusu Güneş’in boşalttığı sarı sıcağa karıştı.Köy, beleğe sarılmış tombul bebek gibi öğle uykusuna dalmak üzereydi. 
                          Namaza gidenlere göğer sulama sırası gelenler de katıldı,kahve yarı yarıya boşaldı.Masalardaki Oyun kağıtları kaldırıldı,tavla kapatıldı.Çikin Çavuş,Serin Osman,Tat Rifat,Çil Irza bir masada,Tötül,Mededin Selam,Mümin ve Papara bir masada,oyun sonrası gevşekliğinin keyfini çıkarıyorlardı.Alışılmadık bir sessizlik oluştu.Sessizliği bozan Serin Osman oldu.”Ne var ne yok Konya’da koçum? Bizimkilerden haber alamıyoruz.?”Şapkasını çıkarıp dizine koydu.Gömleğinin yaka düğmesini açtı,güreşçiliğinden kalma kalın omuz başları göründü. Konyalı Mustafa da,sicil defterinden okur gibi usturuplu bir üslupla hepsinin durumunu teker teker aktardı.Gök Yusuf’n tarikata girmesi,, oğlunun belediyede önemli bir göreve getirilmesi ilgilerini çekti tümünün,arka arkaya ilintili soruları geldi.Papara:”Ben tarikat filan bilmem ,Allah’ın bir kitabı var onu okur onu bilirim.”Hasbihal konusu sarmadı Çikin Çavuş’u.Başını gündelik uğraşlara kaydırdı. Şavaltı’daki tarlaya pıtıraktan girilemediğini,Abaz’da pancar’ın suya geldiğini,gelin olacak kızı için Ilgın’a esvap kesmeye gidileceğini düşündü.”Çikin nerdesin len “diyen Serin Osman’ın dürtmesiyle silkinerek toparlandı. “Uşakların ikisini de okuttuk da bok yedik,iş güç ortada kaldı”deyiverdi.Herkes şaşırdı bu da neyin nesi diye .”Boş verin ne diyordunuz”yahu devam edin diye durumu düzeltmeye çalıştı .
                          Vakti gelmişti, haydin yallah diye yikindiler kalkmak için,Ayaklandıklarında oldukları yerde donup kaldılar.Dışarda öyle bir  bir ülülüm koptu ki bağlık çığlık ortalıkta çalkalandı.Koşuşturanlardan olup biteni öğrenemediler.Üç traktör genç salkım saçak sokakları yırtarak dağa doğru yollandıl,toz bulutu arkalarını örttüğü için kim olduklarını tanıyamadılar.Muhtar Mıtırıi bir telaşla yolda göründü ,çelen başında dikilen kahveçi grubuna döndü “;Kirazlı Yayla’da kıyamet kopmuş,Barakmuslu’nun sürüsü sınırı geçtiğinden bizim çobanlarla silehli bıçaklı kavgaya tutuşmuşlar,yaralananlar varmış”dediği anlaşıldı.Muhtarın dili dolaştı son dediklerini kimse anlayamadı.Muhtar  kalabalın arasına girdi: “Tızığın ülen Kirazlı’yı aşıp Ahmet Öldüğüne gelmiş deyyuslar,götümüze girecekler.Şapka eğmenin de bir bedeli var delikanlılar, tızığın dağa , tızığııın üleeen !...”
                         Muhtarın çağrısına ilk yanıt kahveden geldi. Yanıroğlu ocağı kapatıp yel gibi merdivenlerden indi.Bir eli yan belindeki barabilyon tabancasındaydı.
                         Tötül olan biteni oturduğu yerden anlamaya çalışmış,sürü çobanı olan küçük oğlunun telaşı almıştı onu.Etrafına bakındı,kimse yoktu .Derin bir off çekti.Başı mı dönüyor yoksa deprem mi oluyor anlayamadı,gözlerinin akı karasına karıştı.Kendisini tutamadı, yana doğru kaydı bir cayırtıyla kahvenin ortasına düştü,yığıldı kaldı.
                             Başına koşuşanlar yüzüne su serptiler.Elini ,yüzünü,göğsünü ovalayanlar oldu.Tötül Emmi ! bağırtıları kahve çevresinde yankılandı.Soğuk suyun etkisiyle gözlerini saçan Tötül,etrafını aval aval süzdü,iki gözünden akan yaş,yüzünün kırışıklıklarına doldu, sakalına karıştı; kurumuş dudakları kımıldadı.Herkes soluğunu kesmişti, “Gökyüzünden kan yağıyor üleeen !...”dediğini buyabildiler.     
                            
                   

 
  1.12.2007 Tarihinden 37128 ziyaretçi (86007 klik) kişi burdaydı!
ETKİNLİKLERE KATKI VEREN KİŞİ VE KURULUŞLAR:

Kemal ALTINKAYNAK
ANKARA

ÇALI DERGİSİ
KONYA

Şefik SERİN
ILGIN

Mehmet BOZKIR
KONYA

Beykonak Belediyesi
ILGIN

İsmail AKGÜL
İZMİR

Ayşe KARADAĞ
KONYA

Ali UYSAL
ANKARA

Yılmaz KILIÇ
ANKARA

Rıza ÇETİN
MUĞLA

Ramazan KILIÇ
İZMİR
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=